Kısa Bilgi :Yeni yılın ilk yazısından itibaren 2010 yılının siyasal MRnı çekerek gelecekle ilgili kapsamlı analizler yapacağız. Ankara gazetecilerinin bazıları 2010 yılını şimdiden seçim yılı ilan ettiler bile. S…

Yeni yılın ilk yazısından itibaren 2010 yılının siyasal MRnı çekerek gelecekle ilgili kapsamlı analizler yapacağız. Ankara gazetecilerinin bazıları 2010 yılını şimdiden seçim yılı ilan ettiler bile. Siyasette 24 saatin çok uzun sure kabul edildiği bir ülkede gelecek hakkında bir öngörüde bulunmak oldukça zordur. 2010da bir erken seçim olacak mı? Siyasi yelpaze nasıl şekillenecek? Başbakan Erdoğan, 2011den sonra bırakacak mı? İktidar partisi 2012 öncesinde 2011de bir kazaya uğrar mı? Bugünden itibaren açılım yazmaya bir müddet ara verip bu sorulara cevap bulmaya çalışacağız.
Zaman zaman bazı uzmanların yaptıkları analizlerin tahmin mi yoksa temenni mi olduğu birbirine karışsa da bugünlerde Ankarada yeni bir alacakaranlık kuşağı senaryosu pişirilmeye çalışılıyor. Siyaset küresine Ankaradan bakmak bazen insanın sağduyusunu rehin alan bir etki yapabiliyor. Ankarada yeni bir kapatma davası ihtimali konuşuluyor. Son dönemdeki kaos görüntülerinin arkasında siyasete yeni bir müdahale zemini yaratma amacının olduğu öne sürülüyor.
Siyaseti Ankaranın merceğinden takip etmek hayatı siyah ve beyazdan ibaret sanmakla eşdeğerdir. Dünyaya ve  Türkiyeye buradan bakmak bütün zamanlarda karamsar senaryoların daha fazla pirim yapmasına sebep oluyor. Zaman geçmez ki burada bir siyasi kriz veya yeni siyaset senaryosu yazılmasın. Ona sebep burada yaşamak ve siyaseti takip etmek ciddi bir mesleki ve ideolojik körlüğe neden olur.
Uzun zamandır dile getirdiğim bir tez var. Türkiyenin geleceğiyle ilgili doğru analizler yapabilmek için muhakkak Ankaranın gri havasından uzaklaşmak ve Anadolunun havasını teneffüs ederek doğrudan halka gitmek gerekiyor. Aksi takdirde içine girdiğiniz parantez size muhtemelen yanlış yaptıracaktır. 
Açılım Değil, Ekonomik Kriz Sarsıyor!
Uzmanlar, kamuoyundaki genel kanaatin aksine iktidar partisinin, açılım tartışmaları nedeniyle değil, derinleşen ekonomik kriz nedeniyle oy kaybettiğini öne sürüyorlar. Küresel ekonomik kriz, Anadoluyu bir karabulut gibi hergeçen gün daha fazla sarıyor ve hoşnutsuzlukların yükselmesine sebep oluyor. Bununla birlikte açılım sürecinin halka iyi anlatılamaması akıllarda soru işaretleri doğursa da son tahlilde toplum kronikleşen sorunların çözülmesini ve akan kanın durmasını bekliyor.
Geçen yedi yılda iktidar olmak için umut vermeyen, tüm stratejisini iktidarın hata yapmasını bağlayan muhalefet, siyaset yapma biçimini ve aktörlerini değiştirmediği müddetçe yeni bir hüsrana uğrayabilir. Muhalefetin, 2002 yılından bu yana uzun vadeli bir iktidar stratejisi ortaya koyamaması ve yaptığı tüm öngörülerde yanılması aslında fazla söze gerek bırakmıyor.
İktidarın yedi yıllık yıpranmasına rağmen toplumsal muhalefeti örgütleyip, siyasal muhalefete dönüştüremeyen muhalefet partileri, statüko limanında demirledikçe halktan icazet alması oldukça zor görünüyor. 
Seçim 2011de olacak…
Türkiye, toplum ve siyaset mühendislerinden çok çekti. Maalesef çekmeye de devam ediyor. Onlara kalsa şimdiye değin en az 5 kere iktidar değişirdi. Akademsiyen çok değerli bir arkadaşım var. 2004 yılından bu yana sürekli bir askeri müdahaleden ve iktidarın el değiştireceğinden söz ediyor.  Ona gore muktedirler Adalet ve Kalkınma partisinden hazzetmiyorlar ve onu ne pahasına olursa olsun iktidardan uzaklaştırmak istiyorlar.
Geçen yedi yılda Adalet ve Kalkınma Partisinin siyaset yapma biçimini çözemeyen ve erken seçim tahminin de bulunanlara buradan şunu söyleyelim ki 2010da seçim olmayacak. Yeni bir kapatma davası, ülkeyi derinden sarsacak birtakım cinayetlerin olması gibi istikrarsızlaştırma eylemleri olmadığı takdirde seçim normal zamanında yapılacak. Erdoğanın sarfettiği sözden asla geri dönmeyen bir lider olduğu düşünüldüğünde seçim tarihi de kendiliğinden belli olmuş oluyor aslında. 
2010da hemen her yerde seçim konuşulacak, bolca anket yayınlanacak, partilerin oy oranlarıyla ilgili birçok spekülasyon yapılacak ama seçim olmayacak. Geçmişte olduğu gibi iktidarın kendisi için en elverişli bir dönemde seçime gitmesi alışkanlığı bu dönemde tekrar etmeyecek. AK Partinin siyasi fırsatçılık hevesi ve yapacağı baskın bir erken seçim sanılanın aksine daha çok oy kaybetmesinen neden olacaktır. Sanırım AKPli kurmaylar bunu görüyorlardır.
2010, Türkiyenin 2023e ilerlediği yolda en önemli dönemeçlerden biri ve hem iktidar hem de muhalefet için final yılı olacak. 2010 yılında seçim olmayacak ama 2011 seçimlerinin kaderi bu yıl içinde netleşecek. Bu yılın iyi veya kötü geçmesi Türkiyenin geleceğini de tayin edecek. Buna sebep 2010, Türkiye için yeni bir yol ayrımı ve kritik bir eşik olacak.   
Bir sonraki yazıda 2010a, Ankaradaki iç iktidar çekişmeleri ve asker-siyaset penceresinden bakacağız…
Hüseyin Yayman – Haber7
huseyinyayman@gmail.com

Kısa Bilgi :P atates taşıyan aracın durdurulması, aşçı, marangoz ve elektrik teknisyeni askerlerin polis marifetiyle der-dest edilmesi, koskoca garnizon komutanı korgeneralin duruma el koyması ve Cumhuriyet Savcıs…

Patates taşıyan aracın durdurulması, aşçı, marangoz ve elektrik teknisyeni askerlerin polis marifetiyle der-dest edilmesi, koskoca garnizon komutanı korgeneralin duruma el koyması ve Cumhuriyet Savcısı’nın bu personeli sorgulaması, gerçekten tuhaf bir olay.

Ancak toplum yine de tatmin olmuyor. Dün bir arkadaşım, “Marangoz, teknisyen olmaları, arabada patates çuvalı taşımaları gayet doğal. Bir de resmî üniformalarla, koca telsiz antenleri taşıyan araçlarla mı düşeceklerdi hakimin peşine?” diye itirazda bulundu. “Asker, hakimin nerelere girip çıktığını, kimlerle teması olduğunu öğrenmek istiyorsa böyle takip eder.” diye ekledi.
derin bir kuşku ve güvensizlik var. “Kurumlararası çatışma”dan, kaostan endişe edenler, Genelkurmay’ın bile şikayetçi olduğu bu güvensizliğin sebeplerine eğilmeli. Bu kuşkunun ve güvensizliğin kaynağı bizzat Genelkurmay’ın kendisi değil mi? Toplum art arda patlak veren skandallardan, tutuklu subaylarla derinleşen soruşturmalardan ve devam eden Ergenekon davasından gelen bilgilere bakıp endişeye kapılmakta, derin bir güvensizlik duymakta haksız mı?
Yargıcın Kozmik Oda’ya girebilmiş olmasını büyük bir adım olarak görürken, Genelkurmay’a yönelik güvensizliği derinleştiren bir ayrıntıyı atlıyoruz. Yargıç delilleri araştıran ve toplayan kişi mi? İki bilişim uzmanını bile o odaya binbir güçlükle sokan yargıcın oradaki görevi ne? O odaya doğrudan delil toplama işiyle görevli savcılar neden giremiyor? Genelkurmay bu engellemesi ile toplumdaki güvensizliğe katkıda bulunmuyor mu? Kaldı ki, bu kozmik belgelerden bazıları bir zamanlar Sauna Çetesi’nin elinde yok muydu?
Bülent Arınç’a yönelik suikast iddialarıyla ilgili bilgileri polisin soruşturmasından veya savcılık dosyasından değil, medyaya yakalanan subaylardan yansıyan savunma niteliğindeki bilgilerden öğreniyoruz. Önceki gün Radikal’de “çalınan minareye kılıf dikme” faslından, böyle uzun bir haber vardı. Yakalanan subaylar bir “polis komplosu”ndan bahsediyorlar.
Üzerlerinde yakalanan krokinin ceplerine polis tarafından konulduğunu söylüyorlar. İnanalım mı? Şayet askere böylesine bir komplo tezgahlayan bir polis teşkilatı varsa ne duruyoruz? Bütün işi gücü bırakıp, bu komployu aydınlatmamız gerekmez mi? Ama Özel Harpçi bir bomba uzmanının bir köstebeği takip ettiğine, sonra bir yıldır takip edilen bu köstebeğin de tam bu sıralarda masumiyetinin anlaşılmasına da hiç kuşku duymadan inanalım, öyle mi?
Genelkurmay farkında mı, pek anlaşılmıyor ama Türkiye çok derin ve kurumsal niteliği olan askerî nitelikli bir krizin içinden geçiyor. Ve bu kriz, yüksek komuta kademesi tarafından çok kötü yönetiliyor. Karşımızda, peş peşe patlak veren ve TSK’yı bir tedhiş organizasyonu durumuna düşüren skandallara kılıf hazırlamakla meşgul bir yüksek komuta heyeti görüntüsü duruyor.
Kriz kötü yönetiliyor, yani Genelkurmay toplumdaki güvensizliği derinleştiriyor. Genelkurmay’ın krizi böyle yönetmesinin üç farklı açıklaması olabilir. Birincisi TSK masumdur, skandallar komplodur. Öyleyse TSK’nın tek çıkış yolu her şeyi denetime açmaktır. İkincisi TSK içinde bir darbe takvimi işliyor. Skandalların hepsi zaten bu darbe hazırlıklarında patlak veriyor.
“G” gününe kadar mızrak çuvala gizleniyor. Ne diyelim? Türkiye’nin sahip olduğu her şeyi iktidar hevesi için heba edecek generaller gerçekten var mıdır? Ben pek sanmıyorum. Üçüncüsü, Ordu kendi içinde zaten bu çetelerle boğuşuyor ve tasfiye ediyor. Bu arada bu işi mümkün olduğu kadar ayağa düşürmeden, yani Ordu’nun itibarını sarsmadan yürütmeye çalışıyor. Yine bu iyiniyetli çabayla kamuoyuna yansıyan skandalların üzerini örtüyor. Eğer öyleyse söylenecek tek söz var: Genelkurmay bu iyiniyetli çabaları beceremiyor.
16 Ocak 2006′da Genelkurmay’ın Özel Harp Teşkilatı’na dair bir açıklaması (hâlâ web sitesinde duruyor) olmuştu. Toplam dört cümleden mürekkep bu açıklamada on adet çelişki ve tutarsızlık vardı. Mesela bugün Genelkurmay, bu açıklamayı revize edip “Soğuk Harp döneminde teşkil edilmiş” bu birimin bugün ne işle meşgul olduğunu açıklayamaz mı?
Bu krizden çıkışın tek çaresi açıklık. Saklanan gizli bilgilerin tamamının açıklanması bile, TSK’ya duyulan güvensizlik kadar Türkiye’ye zarar veremez.
Mümtaz’er TÜRKÖNE / Zaman 
m.turkone@zaman.com.tr

Kısa Bilgi :Bir an gözünüzü kapatıyorsunuz ve açtığınızda tahayyül ötesi bir şey görüyorsunuz: Ordunun en gizli arşivlerinden biri sivil bir hâkim ve savcı tarafından aranıyor. Derken ülkenin en etkili genel yayı…

Bir an gözünüzü kapatıyorsunuz ve açtığınızda tahayyül ötesi bir şey görüyorsunuz: Ordunun en gizli arşivlerinden biri sivil bir hâkim ve savcı tarafından aranıyor. Derken ülkenin en etkili genel yayın yönetmeni istifa ediveriyor, hemen akabinde en büyük medya grubunun başkanı görevi bırakıyor. Tahminimce 2010 da çok farklı olmayacak. En büyük değişiklik, daha az laf,
daha çok çözüm üretmek olabilir.
Ben de yılların siyasetçisiyim, fakat Türk bakanların hassas meseleleri ele alış biçimleri beni hâlâ şaşırtıyor. Örneğin, hükümetin bu hassas meseleler ile ilgili sorunları çözeceklerini büyük sözlerle ilan ediyor ancak aylarca süren deneme yanılmanın ardından, beceremediklerini kabul etmek zorunda kalıyorlar. Türk siyasetinde verilen sözler ve bunların hayata geçirilmesi arasında niye bu kadar büyük bir uçurum var acaba? Bunun bir izahı, hükümetlerin isabetli değerlendirmeler yapamaması olabilir. Arzu edilir bir çözümün uygulanmasındaki sorunlar veya hükümetin önerilerine yönelik muhalefet hafife alınıyordur.
Ya da zamanlama yanlıştır. Verilen sözlerin tutulamamasının ardındaki sebepler ne olursa olsun, 2009da ortaya çıkan sonuç, 2010da öyle veya böyle karşılanması gereken bir
beklenti yığını yaratmak oldu.
Türk siyasetinde politikacıların verdikleri sözleri tutmaması ve bunu da seçimlerde çok büyük bir ödemeden yapabilmesi çok da yadırganan bir şey değil, bunu biliyorum. Fakat modern, kendine güvenen vatandaşlar seçilmiş temsilcilerine bir yere kadar müsamaha gösterir. Yani tekrar tekrar verilen bir sözün, siyasetçiler tarafından yerine getirilmesi gerekir. Bir veya iki denemede başarısız olmaları çok büyük problem yaratmaz, seçmen bunu affeder. Fakat bütün taahhütlerde başarısız olmak, hem seçim hezimetinin hem de gerilen uluslararası ilişkilerin garantisidir.
2009da hükümet tarafından verilen sözler listesini şöyle bir gözden geçirelim. Elbette listenin başında takdire şayan demokratik açılım geliyor. Geçen yıl sonunda bu konuda kararlılığın sürdüğüne dair yapılan onca açıklamanın ardından 2010da artık bir geri dönüş olamaz. Ya Başbakan Kürt sorununun barışçı çözümünün önündeki birçok engeli aşmak konusunda bütün enerjisini başarıyla seferber eder ya da iktidar partisi Kürt ve Türk demokratların gözündeki itibarını kaybeder.
Aynısı Alevilerin temel talepleri için de geçerli.
Bir çözüme çok yaklaşıldığı izlenimi veren bütün o çalıştayların ardından AKP bu ilkbaharda
Alevilerin çoğunluğunu ikna edecek kapsamlı bir plan ortaya koymak zorunda. Bunu yapmazsa, bütün o oyları da unutmalıdır. Öte yandan iktidar partisi, sözlerini yerine getirememesi halinde sadece ülke içinde kaybetmeyecek. Ermenistan ile imzalanan protokoller Avrupa ve ABDde büyük bir başarı olarak görülmüştü. Ancak AKP hükümeti, bu umut verici planları TBMMde yapılacak oylamalarda kabul ettirmeyi başaramazsa, uluslararası ilişkilerde yaratılan bu olumlu hava da çabucak yok olacaktır. Yani bu konuda da hükümetin artık geri adım atması mümkün olmayacaktır. Keza Heybeliada Ruhban Okulunun da açılacağı konusunda yapılan açıklamalar, benzer bir beklenti yaratmış durumda. Okul açılmazsa, Yunanistan büyük bir hayal kırıklığına uğrayacak ve Türk yetkililerin reformlar konusunda durmadan konuştuğunu, fakat bu yöndeki taahhütleri yerine getiremediğini iddia eden Türkiye karşıtlarının eli güçlenecektir.  
Cumhurbaşkanı Abdullah Gülün tutulmayan sözlerin yol açtığı olumsuz mantığı ziyadesiyle anladığından eminim. Bence Başbakan da bunu görüyor ve anlıyor. Bu yüzden, 2010un yine birçok sürprize gebe olduğuna hiç kuşku yok. Umudum bu sürprizler arasında, 2009da açılan birçok Pandora kutusundan fırlayan sorunlara bazı nihai çözümlerin de olması. Hepinize mutluluk ve heyecan dolu bir yıl dilerim!
joost LAGENDIJK / Radikal
joost.lagendijk@radikal.com.tr 

Kısa Bilgi :Karşımda (iki dakikalığına geldim deyip) iki saattir oturduğu koltukta değil de sanki bir tiyatro sahnesinde, aylardır çalıştığı metni oynuyor sanıyorsunuz.

Aslında bizim ne işimiz var Afganistand…

Karşımda (iki dakikalığına geldim deyip) iki saattir oturduğu koltukta değil de sanki bir tiyatro sahnesinde, aylardır çalıştığı metni oynuyor sanıyorsunuz.

Aslında bizim ne işimiz var Afganistanda, Irakta; dinimiz, kültürümüz, dünyamız farklı, niye onlara yardım edecekmişiz ki! Ne hakla ve görevle yardıma gidiyoruz…

Ben de biliyorum ki oralara yeni kaynaklar, petrol ve yeraltı zenginliklerini paylaşmak için gidiyorlar. Kimseyi kandırmasınlar. Aslında gitmezlerdi de ama işte durumumuz ortada… Eskisi gibi ne iş var, ne de ekonomik rahatlık.
Hikayemiz Alsaceda başlar, tam 73 yıl önce. Jean Bey ve Monique Hanımın Yvonne adını verdikleri, kızıl saçlı kızları dünyaya gelir. Jean Bey tüccar, Monique Hanım ise Strazburg operasında şarkıcıdır.

Babasına ait pek fazla görüntü yok hayal birikintilerinde. Sadece uzun boylu, yakışıklı ve sürekli etrafında insanlar olan biri olarak hatırlıyor Onu. Çocukluk ve gençlik dünyası tamamen annesi ve anneannesi ile yaşadığı yılların izleriyle dolu.

Şarkıcı bir anne, operada çalışan, sesi ve kendisi anlatılamayacak kadar güzel, çok canlı, hareketli, gününü gün etmeyi seven ve hayatını bir bardak su içer gibi geçiren bir kadın.

Daha sonra hayatının en büyük olaylarını yaşayacağı günleri görmüş. Anne ve babasının ayrılışı, babasının Avustralyaya gidişi, annesiyle opera sahnelerinde geçen ilk gençlik dönemleri…

Avustralyaya gidiyorum diyerek, daha 8 yaşındayken kendisini terkeden babasından bir daha haber alamamış. Zaten babasına dair hatırladığı tek anı da bu. Anneannesinin sakladığı, arasıra bakıp sonra ahşap kutuya geri koydukları ve Onun da ölümünden sonra yoketme kararı aldığı fotoğraflarda kalmıştır bir de babası. Bütün fotoğrafları yokettim, kendisi olmayan bir babanın fotoğrafını ne yapsaydım ? diyor durgun bir ifadeyle.

Acaba nasıldı, neredeydi, nasıl bir hayat yaşıyordu, neden kızını arayıp-sormuyordu, hiç geri Fransaya gelmiş miydi, ne tür işler yapmıştı…. hiç bir zaman bilme şansı olmamış.

17 yaşında Güney Fransadan biriyle evlenmiş. Marsilya tarafında küçük bir kasabaya taşınmışlar. İlk yıllarda çocuk sahibi olamamışlar. Evliliklerinin 8. Yılında bir oğulları olmuş. İki yıl sonra da kızları. 12 yıl sürmüş bu evliliği.
Çocuklarımın babasından ayrıldıktan sonra Strazburga geri döndüm. Beraberimde iki çocuk. O zamanlar hayat daha kolaydı, hemen pastacılığa başladım. Hayatımı kazanıyordum. Her şey güzeldi.

Bu sırada Parisli 2. kocasıyla tanışır. Parise yerleşirler. Bir kaç sene kalırlar orada. Günler geçmektedir lakin erkek kısmı hep aynıdır. Boşanırlar, geri döner Alsacea. Yıllar geçer böylece. Bu geçen yıllar boyunca aldığı evlenme tekliflerini hep geri çevirir.

Artık hiçbirşeyin tadı ve anlamı kalmadı. Çocukluğumda, annem operaya gittiğinde beni de götürürdü ve o içerdeyken saatlerce dışarıda merdivenlerde beklerdim. Canım sıkılırdı, acıkırdım. Saatlerce beklememe rağmen; bahçede oyunlar oynayan çocuklara karışmaz, onlarla vakit geçirmezdim. Şimdi de aynı şeyleri hissediyorum. Sanki ben o merdivenlerde kaldım. Zamanı orada durdurdular ve ben yaşadım sandığım bu hayatı rüya olarak o merdivenlerde gördüm

73 yaşında, hayatta sadece kendisini senede bir-iki kez ziyaret eden 50 ve 48 yaşlarında iki çocuğu olan bir kadın. Bir çok Avrupalı gibi kimsesiz, bir çok Avrupalı gibi yalnız yaşıyor.

Geçen ay geçirdiği basit bir ameliyattan önce kapımızı çalmış, korku dolu gözlerle durumunu anlatmıştı. Hastaneye diğer komşuyla gidecek, hastane aracıyla eve (dönebilirse) dönecekti. Kedisiyle ilgilenmemizi rica etti.

Dışarda havai fişeklerin, şarkıların, dansların, araba kornalarının birbirine karıştığı bir yılbaşı akşamı, 73 yaşındaki komşum madam Yvonne, iki dakika kalacağım diyerek girdiği kapımızdan saatler sonra çıktı.

Farkındaydım, yalnızlığının, çaresizliğinin, ümitsizliğinin…

Birilerine anlatması lazımdı hikayesini ve anlattı !

Hayatı, aşkları, barışı, savaşları, dilleri, dinleri, kültürleri, ekonomiyi, yabancıları, göçmenleri, Mitterandı, Chiracı, Sarkozyyi…

Aklına ne geldiyle anlattı. Saatlerce.

Bir çok Avrupalı gibi kimsesizdi, bir çok Avrupalı gibi yalnız yaşıyordu ve bir çoğu gibi yalnız ölecek…
Giderken belki seneye kadar yaşamam, o nedenle bu seneyi değerlendirerek yeni yılınızı kutlayayım dedi.
Gülümsüyordu.
Sağlıklı ve esenlikle geçireceğiniz bir yıl diliyorum.

Ömer AYDIN / Fransa / Haber 7
aydinomer@gmail.com

Kısa Bilgi :Hele yılbaşı gecesi Viyana’nın merkezi yerlerine girmenin imkanı bile olamıyor. Aksam üstü başlayan kutlama patlamaları sabaha kadar devam ediyor. Bu sene sadece Avusturya’da bu tür patlayıcılara harc…

Hele yılbaşı gecesi Viyana’nın merkezi yerlerine girmenin imkanı bile olamıyor. Aksam üstü başlayan kutlama patlamaları sabaha kadar devam ediyor. Bu sene sadece Avusturya’da bu tür patlayıcılara harcanan miktarın 7,5 milyon Euro olduğunu yazıyor gazeteler.
 
  Viyananlıları bizim için pekde anlamı olmayan bu harcamalar ve kutlamalarla başbaşa birakıp bir grup arkadaşla bu tatili bir Türkiye Gezisi ile değerlendirmek istedik.

Avusturya Anadolu Kültür Merkezi’nin hazırladığı bu dört günlük alternatif Noel Gezisi’nden doğrusu çokta bir beklentim yoktu. En başta on kişilik gruptan yedi kişi ile tanışmıyordum bile. Ve kışın ortasında yapılacak bir gezidende aynı şekilde fazla bir beklentim yoktu. Ama hayır niyetlerle çıkılan bir  teşebbüsten sadece hayırlar doğabileceğini unutmuştum.
Gezi planına göre uçagımız Viyana’dan, Antalya’ya vardıktan sonra kısa bir dinlenme sonrası ilk olarak Konya’ya, sonrasında ise Barla ve Isparta gezisi olacaktı. En son durak gene Antalya olup bir gün sonrasında Viyana’ya dönecektik.
 
  Gezide orta yaşlı bir agabeyimizden tutun, 21 yaşında genclere kadar çeşitli yaş grubundan insan vardı. Benim gibi Türkiye’de doğma büyüme bir kaç kişinin yanında Viyana’da doğup büyüyen arkadaşlar da vardı. Hatta 21 yaşındaki 2 gencimizden birinin Türkçesi bile cok zayıftı. Yani zahirde pekde homojen bir yapı arzetmiyordu on kişilik grubumuz. Ama ne olursa olsun, kaç kuşak geçerse geçsin, Anadolu mayasının ne kadar temiz ve etkili olduğuna şahit olduk.
Bu gezimiz Anadolu dışında yaşayan bizler için müthiş bir Anadolu analizi olmuşdu. Her gittiğimiz yerde bizi, oraların eğitim gönüllüsü üniversiteli gençler ve onları destekleyen Anadolu’nun samimi işadamları ve esnafları anakucagı gibi karşıladılar.
Anadolunun yaşayan dinamikleri yanında gittiğimiz yerlerin manevi direkleri de bizleri sarıp sarmaladı.
 
  İlk durak Konya da aracımızdan iner inmez kendimizi Hz.Mevlana’nın o müşfik kollarında bulmuştuk. Üç saat rotarlı bir uçak yolculuğu ve sadece gece 3 saatlik bir dinlenme ve ardından 4,5 saatlik bir karayolu yolculuğu yapmamıza rağmen o manevi huzurda sanki doping almış gibiydi herkes.
Benim gibi Türkiye’yi sadece İstanbul’dan ibaret sanan İstanbul fanatikleri içinde müthiş bir ders olmuşdu o farklı atmosfer. Genç rehberimizin Mevlana Dergahı ile anlattığı o edep dolu hikayeciklerle heryerimizi o koca sultanın ince ruhu bürümüşdü gerçekten. Aksam Namazını ise Konevi Hazretlerinin kabrininde bulunduğu camide eda edip Konyanın  o büyük manevi havuzundan da istifade ettik. Ve akşam yorguluğun hissedilmeye başlandığı saatlerde önemli ve etkili bir işadamı Agabeyimizin evine yemeğe davetli olduğumuzu duyduk.
Ziyafetin mukemmeliği yanında herkesi etkileyen en önemli şey ise o işadamı büyüğümüzün bizzat kendisinin bize servis yapması ve evinden ayrılırken kapıdaki ayakkabılarımızı eğilip teker teker düzeltmesi ve üstüne bide herbirimize birer paket Konya lokumu hediye etmesi ile herkesin ruhunu fethetmişti. Demek ki Hz Mevlana sadece kendi dergahında etkili değildi,yüreği o manaya açık herkes o kapının edebiyle edepleniyordu.
Bu duygularla dinleneceğimiz mekanda kendimizi yataklarımıza salmışdık bile. 5-6 saatlik bir uyku sonrası hemen aracımıza doluşup Barla istikametine yola koyulmuşduk. Gönlümüz Hz. Mevlana’da kaldı derken ruhumuzu bu sefer Anadulumuzun başka bir manevi dinamiğinin heyecanı bürümüşdü.
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin sekiz sene ikamete mecbur bırakıldığı ve o müthiş eserinin çok önemli bir kısmını yazdığı mekan olan Barla’ya yaklaşıyorduk. Kısa bir gezinti sonrası Ispartaya geçmeyi planlarken Barla’da neler yaşayabileceğimizi tahmin bile edemezdik. Cuma Namazı öncesi kendimizi Eğridir Gölüne nazır şirin bir belde olan Barla da bulduk. Bizi karşılamasını beklediğimiz rehberimizin bizi başka birine havale ettiğini öğrendiğimizde biraz hayal kırıklığına ugramıştım.
Bizi 70 yaşına yakın Barlalı bir amcamız karşıladı. Herşey bir sevk-i İlahiydi ve bu kısacık gezimizi maksimum verimle geçmesini murad buyurmuştu herşeye Kadir olan O Sonsuz Güç. Küçüklüğünde Üstad Hz.lerine komşuluk yapmış, O’nun hatıralarıyla dolu biri olan Mehmet Öncü Ağabeyimize tevafuk etmiştik.
   İlk durak olarak mezarlıktan başlamıştık. Mezarlık öncesi Üstad’ın Barla’ya geliş şartlarından bahsetti bizlere:O zamanlarda Barlanın yolunun bile olmaması ve buz tutmuş gölden kayıkla buzları kıra kıra sürgüne gönderilen o büyük kamet. Bu sefer ruhumuz Bediuzzaman ve Risale-i Nurların nurları ile bürünmüştü. Bir mezarlık ziyaretinin bu kadar farklı olabileceğini hiç düşünmemiştim.
Her bir Risale-i Nur Kahramanı’nın başı ucunda onların hayatları ve davaları için yaptıkları kahramanlıklar,hatıralar ve hoş latifelerle dolu bir kabir ziyareti. Bayram Yüksel, Ali Uçar, Marangoz Mustafa  Çavuş, Sıddık Süleyman, Muhacir Hafiz Ahmet, Şamlı Hafız Tevfik Agabey, Şemi Güneş Ağabey.
 
 Her bir mezarın başında anlatılan  dolu dolu hatıralar.Ve kimsede bir bıkkınlık veya sıkkınlık emaresi yok. Herkes pür dikkat, bir saati aşkın bu ziyaretle çok mutluyuz. Üstad’ın Cennet Bahçesi adını verdiği yerde 28.sözden bir ders dinledik. Ve o manevi havada  sigara ile alakali anlatılan bir hikaye  sonucu Cennet bahcesinde bir arkadaşımızın sigarayı bırakması Barla gezimizi dahada manalandırdı. En son aksam namazını Üstad’ın 8 yıl ikamet ettiği,önünde meşhur çınar ağacının olduğu , 1953-1960 yılları arasında da sık sık uğradığı evdeyiz. 2-3 saat önce Isparta’da olmamız gerekirken hala Barla’dan ayrılamamaktayız.
Günlerin kısalığı ve mevsimin uygun olmamasından dolayı Çamdağı ziyaretini yapamıyoruz. Üstad’ın zikir ve tefekkür mekanı olarak kullandığı katran ve çam ağaçlarının,ülkemizin bir dönem yaşadığı Şubat soğuğunda kem talihli birileri tarafından kesildiğini biliyoruz.
   Gece yarısı Ispartadayız ve gece de olsa bizim için hazırlanan ziyafet ve oranın eğitim gönüllülerinin eseri olan bir mekanın gezilmesi ardından hızlıca Üstad’ın Isparta da ikamet ettiği evin ve kendisine ait hususi eşyaların  ziyaret edilmesi.
Uykusuzluk ve yorgunluktan hala kimsenin şikayetçi olmaması ise hayretler içinde bırakmakta beni. Hatta gecenin bir yarısı aracımızla Antalya’ya doğru yol alırken herkeste ayrı bir neşe,yorgunluktan yıkılması gerekenler hala tatlı muhabbetlere devam etmekte.Sanki bir çoğumuz 2 gün önce tanışmamış, herkes yıllardır birbiriyle eski dostmuş gibi.
 
  Gezinin manevi kısmının bittiğini sanıyorduk. Gerçekten Antalya grubumuzun dinlendiği ve gezdigi son durak olmuştu. Ama en son, gene Antalyanin eğitim gönüllüsü bir ağabeyimize kahvaltıya davetli olduğumuzu duyduk. Gezimizin en mukellef kahvaltısı sonrası eğitim hizmetleriyle alakalı yapilan çok tatlı bir sohbet olmuştu ve kahraman Anadolu esnafının fedakarlıklarından bahsedilirken herkesin kendisini duygusal bir atmosfer içinde bulması gezinin hitam-ı miski olmuştu.
 
   Avrupa’nın o yıpratıcı maneviyatsızlığından kopup gelen bir grup Anadolu kökenli,kökleriyle beslenmiş  manen dolmuş ve herkes özündeki mevcut güzel hasletleri keşfetmişti. Bu gurbete çıktığımdan bu yana yaşadığım en nurani noel tatiliydi. Demekki Noel bile bu tür güzelliklere vesile kılınabiliyormuş. Güzel gören güzel düşünürmüş gercekten ve güzel düşünende hayatından lezzet alırmış….

Ahmet ÖZGÜNDOĞAN / Avusturya / Haber 7
ahmetozgundogan@hotmail.com

Kısa Bilgi :O zamandan bu yana kendilerini ayrı bir dikkatle izlerim.  
Geçenlerde Bülent Arınç, Mehmet Haberal ile ilgili bir demeç vermiş;
…Bülent Arınç olarak benim Haberal ile insani ilişkilerim çok güçlü…

O zamandan bu yana kendilerini ayrı bir dikkatle izlerim.  
Geçenlerde Bülent Arınç, Mehmet Haberal ile ilgili bir demeç vermiş;
…Bülent Arınç olarak benim Haberal ile insani ilişkilerim çok güçlü…. Çok güzel bir insan. Şimdi orada olmasından dolayı, öyle bir suçla suçlanmasından dolayı gerçekten ben şahsen üzülüyorum…. Haberal, bana göre çok iyi bir insandır…. İnşallah, suçsuz bulunsunlar ve çıksınlar.
 Sayın Bülent Arınça, hükümetin etkin bir üyesi olarak, sürmekte olan davanın taraflarından biriyle alakalı görüşünü açıklamasının davanın gidişatını etkileyebileceğini, bu kişilerin aslında kim (!) olduklarının serbest bir yargı
süreciyle tam olarak ortaya konmasının ülkemize ve aklanırlarsa kendilerine daha faydalı olacağını, beyefendinin altı aya ulaşan hastane yatış süresi normal (!) olsa dahi bu beyanatların -akla başka sorular getirebileceğinden- aslında
beyefendinin de yararına olmadığını,  bir numaralı üyesi bulunduğu Amerikan Cerrahlar Koleji Üyeleri
Derneği, beyefendinin göz altına alınmasını ve göz altına alınış şeklini onaylamadığını  internet sitesinde zaten duyurmuş olduğundan, Aslında bu tür beyanatlara çok da gerek olmadığını, ifade etmek haddim değil. Fakat tam da yeri geldiği için nakletmeyi istiyorum. Geçenlerde bir dostum anlattı :
 ”Aslan, bir bizon grubu görmüş. Şunlardan birini yiyeyim demiş. Fakat bizonlar lider etrafında halka oluverince birşey yapamamış. Aslan bakmış olmuyor, bizonların liderini çağırmış. Demiş ki, bak senin grubun kalanına düşmanlık beslemiyorum. Ama o sarıkız yok mu !
İşte o bana yan baktı ! Prestijim sarsıldı !
Onu bana verin, gruba dokunmayayım.
Bir umutla, sarıkızı vermişler.
Aslan yine acıkmış. Aynı senaryo.
Sarıkız, alakız, karakız derken sürü yarı yarıya azalmış !
Toplantı yapmışlar. Tartışmalara grubun yaşlısı noktayı koymuş.
Demiş ki; arkadaşlar biz ne zaman kaybettik biliyor musunuz? Sarıkız’ı verdiğimizde kaybettik!”
LaFontaine büyük yazar. Bu hikayeyle prensiplerinizden bir kere taviz vermeye görün ! diyor.
Atalarımız da Merhametten maraz doğar ! derken boşa dememiş.  
Sayın Arınç, aman unutmayalım,  
Aslanla her pazarlıkta bir sarıkız gider…
 
Prof. Dr. Kenan ULUALP / Haber 7
ulualp@kenanulualp.com

Kısa Bilgi :Yaş düzeltmesiyle erken emeklilik  
Resul KURT
info@resulkurt.com
WWW.resulkurt.com
Mahkeme kararı ile yaşını büyüten (yaş tashihi yaptıran) okurlarımız, emeklilik açısından yaş değiştirmenin …

Yaş düzeltmesiyle erken emeklilik  
Resul KURT
info@resulkurt.com
WWW.resulkurt.com
Mahkeme kararı ile yaşını büyüten (yaş tashihi yaptıran) okurlarımız, emeklilik açısından yaş değiştirmenin önemi olup olmadığını soruyor.
Emeklilikle ilgili haklardan yararlanmada, sigortalı olmadan önce yapılan yaş düzeltmeleri kabul edilmekte, sigortalı olduktan (sigortalılık başlangıç tarihinden) sonra yapılan yaş düzeltmeleri ise dikkate alınmamaktadır.
Bu durumda yaş düzeltmelerine ilişkin mahkeme kararlarına istinaden tescil kütüklerinin tashihli yaşla ilgili bölümleri düzeltilecek ancak, uzun ve kısa vadeli sigortalar ile genel sağlık sigortasına tabi olunduktan sonra yapılan düzeltmelerde sigortalılık hak ve mükellefiyetinin düzeltilmeden önceki yaşa göre belirleneceği sigortalılara bildirilecektir.
Örneğin ilk defa 1998 yılında sigortalı olan ve 2002 yılında mahkeme kararı ile 40 olan yaşını, 45 yaş olarak tescil ettiren bir kişinin emekliliğinin hesaplanmasında ilk defa sigortalı olduğu 1998 yılındaki yaşı (40 yaş) dikkate alınacaktır.
Ancak, 1982 yılında mahkeme kararı ile 20 olan yaşını, 25 yaş olarak tescil ettiren ve ilk defa 1998 yılında sigortalı olan bir kişinin emekliliğinin hesaplanmasında ilk defa sigortalı olduğu 1998 yılındaki yaşı dikkate alınacaktır. Çünkü yaş düzeltmesi sigortalı olduğu 1998 tarihinden önce yapılmıştır.

Kısa Bilgi :Bize ilköğretim ve orta öğretim boyunca, 3 tarafımız denizlerle, 4 tarafımız düşmanlarla çevrili martavalları öğrettiler. Bütün dünya dış ticaretinin çok büyük bölümünü komşuları ile yaparken, bizim t…

Bize ilköğretim ve orta öğretim boyunca, 3 tarafımız denizlerle, 4 tarafımız düşmanlarla çevrili martavalları öğrettiler. Bütün dünya dış ticaretinin çok büyük bölümünü komşuları ile yaparken, bizim ticaretimizde komşularımızın payı uzun yıllar yüzde 5 düzeyinde kaldı.

Bu hükümet sıfır sorun yaklaşımı ile komşularla adım adım sorunları çözdü ve çözmeye devam ediyor. Bunun sonucu olarak da komşularımızın dış ticaretteki payı hızla yükseldi ve geçtiğimiz yıl bu oran yüzde 26ya, ihracatımız içindeki payı da yüzde 38e ulaştı.

Bu iyi örneklerden ve hükümetin yaptığı iyi şeylerden birisi. Sağlıktan, ulaşıma kadar onlarca iyi örnek sayılabilir.
Burada ne yer müsait ne konumuz hükümetin yaptığı iyi şeyleri sizlerle paylaşma…

Ama Türkiyeyi yöneten hükümet son dönemde, özellikle de krizin etkilerini yoğun olarak gösterdiği 2008 sonundan itibaren kötü bir sınav verir oldu.

Dünyada hükümetler, krizin etkisini aza indirmek için yoğun önlemler aldı. Düşen ihracatlarına çözüm olmak amacıyla iç tüketimi canlandırma yoluna gittiler. Bütün dinamikleri ihracat üzerine kurulu bulunan ve sayede son 10 yıldan beri yüzde 10un üzerinde büyüme sağlamayı başaran Çin, bu sayede krizi ülkesi için sorun olmaktan çıkardı.

Üstelik, Batılı uzmanları şaşırtan bir şekilde… Bütün Batılı ekonomistler, düşen ihracattan dolayı  Çin ekonomisinin çökeceği öngörüsünde bulunmuştu. Ama iç tüketimini harekete geçiren Çin, geçtiğimiz yılı yüzde 8 dolayında bir büyüme ile kapatacak görünüyor.

AK Parti hükümeti ise çok sınırlı alanlarda ve çok sınırlı bir dönemde önlem alma cesareti gösterdi. Mobilya, otomobil ve beyaz eşya gibi belli alanlarda ÖTV ve KDV indirimini korka korka yaptı. Korkarak yaptığı için de oradan Maliyenin hanesine yazılan tek şey vergi kaybı oldu.

Oysa Çin aynı noktadan çıkış yapmayı başardı. Yalnız Çin mi? Hindistan da benzeri yol takip etti. Hindistan da 2009u pozitif büyüme ile kapatacak ülkeler arasında.

Hükümet, şimdi geçtiğimiz yıl içinde korka korka yaptığı düzenlemelerden kaybettiği vergi gelirlerini ve bütçe açığını bu yıl katmerli bir şekilde çıkarmayı kafaya koymuş durumda.

Ham petrol fiyatlarının alıp başını gittiği 2008in yaz aylarında bir varilin fiyatı 147 doları buldu. 11 Temmuz 2008de ham petrol fiyatlarında görülen bu tarihi zirve döneminde Türkiyede 95 oktan benzinin litre fiyatı 3.61 TL idi.

Bugün ne durumdayız biliyor musunuz? Ham petrolün en iyisinin değer biçildiği Brent tipi ham petrolün varil fiyatı bugün itibariyle 78 lira. Biz ise bugün 95 oktan benzinin litresini  3.67 kuruşa tüketiyoruz.

Yani biz bugün bir litre benzini, ham petrolün 147 dolar olduğu dönemden daha pahalıya tüketiyoruz.

Yani biz, kişi başına düşen milli geliri 17 bin dolar olan komşumuz Yunanistan 95 oktan benzini (Euro bazında) 1.07den tüketirken biz 1.69dan satın alıyoruz.

Yani biz, kişi başına düşen milli geliri 35 bin dolar olan Almanya 95 oktan benzini 1.28 Euroya kullanırken biz çok daha yukarda bir bedel ödüyoruz.

Bunu hiç kimseye izah edemezsiniz. İzah etmeye çalışsanız da inandıramazsınız. Kimseye de, Dağıtım şirketleri yüksek fiyattan satıyor iddiasını yutturamazsınız.

Burada kaybettiğiniz zemin, sizi mücadele verdiğiniz alanlarda da zafiyete uğratır. Öteki taraflarda kaybettiğiniz mevzileri kazanabilirsiniz, ama insanları cüzdanından vurmuşsanız onların sizi nerede vurabileceğini tahmin etmek için müneccim olmaya gerek yok. 

Ünal TANIK / Haber 7
tanik@haber7.com

Kısa Bilgi :D urmak yok, çetelerle mücadeleye devam
1990larda gazetecilik mesleğine adım attığım dönemlerde tanık olduğum bir takım karanlık planları irdelerken, hep aynı telkinle karşı karşıya kalmıştım:

- Bu…

Durmak yok, çetelerle mücadeleye devam
1990larda gazetecilik mesleğine adım attığım dönemlerde tanık olduğum bir takım karanlık planları irdelerken, hep aynı telkinle karşı karşıya kalmıştım:

- Bu işlerle uğraşma; sana mı kaldı doğruları araştırmak!

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinden hocam olan Ahmet Taner Kışlalının karanlık eller tarafından katledildiğinde, bu telkinlerle anlatılmak isteneni daha iyi anlamıştım.

Merhum Uğur Mumcuyu katlederek toplumda bir travma yaratan ellerin, Kışlalı Hocaya da uzanması tetiklemişti çalışmalarımı.

Araştırmalarımı derinleştirdikçe telkinler artıyordu.

2007 yılında tamamladığım ve aynı yılın Ağustos ayında yayınevinden (Neden Kitap) gelen teklifle piyasaya sürdüğüm Ergenekonun Çöküşü kitabından sonra da benzer telkinler yoğun bir şekilde devam etti.

Bu telkin ve uyarıların en ilginci ise, çocukluğunda çaldığın yumurtaları bile çıkaracaklar olmuştu.

Elbette yabancı olduğum bir durum değildi bu.

Yarım yüzyılı aşkın bir zamandan beri, yabancı istihbarat servislerinin kucağından kalkmayı becerememiş ve onların kontrolünde birçok faili meçhul cinayet ve ülkeyi kaosa sürükleyen toplu katliamların faili derin yapıyı tanımlamaya çalışıyordum.

Tabii ki birtakım saldırılar ve karalama kampanyaları olacaktı.

Utanılacak bir geçmişim, karanlık bir mazim olmadığı için umursamadım bile.

Derken Ergenekonun Çöküşü-2yi kaleme aldım.

Sonra; Kod Adı: Darbe, Konsept Savaşı ve son olarak da Korku İmparatorluğu: GLADIO…
Bunlara bir de www.cafesiyaset.comda köşe ve buradaki yazıların büyük bölümünün www.haber7.comda kamuoyuna aktarılması eklenince, statüko saldırılarını daha da acımasızlaştırdı.

11 Mayıs 2008de bazı gazetelerin (Taraf, Vakit) manşetine taşınan Kod Adı: Darbe kitabındaki bilgi ve belgeler, tüm çaba ve araştırmalarına rağmen tek bir yumurta bile çalmadığımı görenleri paniğe soktu.

Önce derin yapının taşeronu ve tetikçisi olan DHKP-C terör örgütü, kendi internet sitesinden şahsıma yönelik küfür ve hakaret dolu bir tehdit bildirisi yayınladı.

Bu örgütten gelebilecek saldırının tedirginliği içerisinde yaşarken, 24 Mayıs 2008 günü Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alındım.

Gözaltına alınış gerekçem ise Aziz Nesinlik bir öyküydü:

YAZININ DEVAMINA BU LİNKTEN ULAŞABİLİRSİNİZ
Zihni ÇAKIR / Cafesiyaset
zihni_cakir@hotmail.com

Kısa Bilgi :Ne hale geldik!
Son günlerdeki gelişmeler, (Bülent Arınç’a suikast hazırladıkları ileri sürülen subayların ifadeleri, Ankara 11. Ağır Ceza Hâkimi Kadir Kayan’ı takip eden askerler hakkında söylenenle…

Ne hale geldik!
Son günlerdeki gelişmeler, (Bülent Arınç’a suikast hazırladıkları ileri sürülen subayların ifadeleri, Ankara 11. Ağır Ceza Hâkimi Kadir Kayan’ı takip eden askerler hakkında söylenenler) şüpheleri dağıtmaktan uzak.
İşte kafamızı kurcalayan sorular:
1) Albay Erkan Y.B ile Binbaşı İ.G’nin, Eğitim Doktrin Komutanlığı’nda görevli Kurmay Albay Baki K’yi bir yıldır izlediği belirtiliyor. Bu takip emri, sözlü olarak, Seferberlik Bölge Başkanı Yusuf A. tarafından verilmiş! Neden yazılı emir yok? Ayrıca, bir yıldır gerçekleştirilen teknik takip sırasında elde edilen kayıtlar, tutulan raporlar nerede?
2) Bir yıldır takip edilen Kurmay Albay Baki K’nin -tam da takip edenlerin yakalandığı gün- aslında takip edilmesi gerekmediği, şüphelerin haksız olduğu meydana çıkıverdi. Bakın Genelkurmay Başkanlığı bu konuda ne diyor: “Bilgi sızdırdığı ileri sürülen askeri personele yönelik iddiaları doğrulayacak herhangi bir bulguya rastlanmadı.” Zaten, şüpheli subayların ifadelerinde de, izlemenin temmuz ayında tamamlandığı, ama tekrar aynı kişiyi ekimden itibaren takibe aldıkları belirtiliyor. Bu kadar uzun süre hakkında delil bulunamayan albay, neden yeniden, ekimde izlenmeye alındı?Alındı mı alınmadı mı? Elde yazılı bir talimat bulunmuyor ki gerçeği bilelim. Bütün bunlarda bir tuhaflık yok mu? Acaba, izlenen Kurmay Albay Baki K., Bülent Arınç’ın evinden 500 metre mesafedeki bir sokakta oturduğu için mi olaya karıştırıldı? Onun adı bir kamuflaj olarak mı verildi?
3) Bir başka takip meselesini daha ele alalım. Kozmik Oda’da inceleme yapan 11. Ağır Ceza Hâkimi Kadir Kayan, 6. günkü kozmik araştırmasını başlatmak üzere, öğlen saatlerinde evinden ayrıldığında, takip edildiği düşüncesiyle, korumalarına, biri resmi plakalı, iki beyaz Renault marka arabayı durdurmalarını söylüyor. Askeri plakalı olan, durmayıp, kaçıyor ama, Terörle Mücadele Şubesi ekipleri tarafından Mamak Caddesi’nde durduruluyor.
nazli.ilicak@sabah.com.tr
Yazının devamını okumak için bu linki tıklayabilirsiniz

Kısa Bilgi :Müslümanlara hayatı zehir ediyorlar
Önce Ömer Faruk Abdulmuttalib adlı Nijeryalı meczup, bir Amerikan yolcu uçağını havaya uçurmaya çalışırken yakalanıyor. Ardından adı açıklanmayan Somalili bir genç…

Müslümanlara hayatı zehir ediyorlar
Önce Ömer Faruk Abdulmuttalib adlı Nijeryalı meczup, bir Amerikan yolcu uçağını havaya uçurmaya çalışırken yakalanıyor. Ardından adı açıklanmayan Somalili bir genç, Hz. Muhammed karikatürü ile İslam âleminde infial yaratan Danimarkalı karikatürcü Kurt W Estergaardı öldürmeye kalkıyor.
Derken yaşam Batıdaki Müslümanlar için tekrar yaşanmaz hal alıyor. Bunun geçici değil, kalıcı bir duruma doğru ilerlediğine dair işaretler de artıyor. Batıda yaşayan milyonlarca Müslümanın cemaat önderleri ise yaşam alanları daralırken sadece seyirci kalıyorlar.
Temel nedeni ise kültürel çelişki. Söz konusu cemaat önderleri bu tür saldırılar karşısında, içinde yaşadıkları ve nimetlerinden yararlandıkları Batıdaki kamuoyunu tatmin edecek kınayıcı tavırları bir türlü sergileyemiyorlar.
Saldırı sonrasında birkaç siyaseten gerekli açıklamayla yetiniyorlar. Durumu İsrail ile veya ABDnin Irak işgali ile açıklamaya çalışmaları ise Müslümanlara karşı duyulan infiali daha da körüklüyor.
Burada milyonlarca Müslümanın yaşadığı Batı toplumunun psikolojisinden söz ediyoruz. Batıda insanların sokakta yürürken İslamiyet adına öldürülmeleri, Müslüman cemaat önderlerinin açıklayıcı argümanlarını sıfırlıyor.
Bu durumda, Batının zaten çok sofistike olmayan sokaktaki adamı, dini kullanan birkaç meczup ile işinde gücünde olan ve etrafa rahatsız etmeden yaşamak isteyen milyonlarca Müslüman arasındaki farkı göremiyor.
Semih İdiz sidiz@milliyet.com.tr
Yazının devamını okumak için bu linki tıklayabilirsiniz

Kısa Bilgi :İlgililer hakkında soruşturma merciinin derhal soruşturma başlatması gerekmektedir. Bir hukuk devletinde yetkinin hukuka uygun kullanılması gerektiği gibi konunun hukuktaki uyum süreciyle ilgisi bulun…

İlgililer hakkında soruşturma merciinin derhal soruşturma başlatması gerekmektedir. Bir hukuk devletinde yetkinin hukuka uygun kullanılması gerektiği gibi konunun hukuktaki uyum süreciyle ilgisi bulunmadığı da gözden uzak tutulmamalıdır. Konu yargıya intikal etmiştir söylemi ancak kanunda olan yetkinin ve takdirin doğru olması halinde geçerlidir.Ceza Muhakemesi Kanununa (CMK) göre, Yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe varsa; şüphelinin veya sanığın üstü, eşyası, konutu, işyeri veya ona ait diğer yerler aranabilir (m.119/1). Arama kararında; aramanın nedenini oluşturan fiil, aranılacak kişi, aramanın yapılacağı konut veya diğer yerlerin adresi ya da eşya ile kararın geçerli olacağı zaman süresi açıkça gösterilmelidir (m.119/2).Arama, suç delillerinin elde edilmesi veya şüphelinin yakalanabilmesi amacıyla yapılır. Açıkta olan şeyler yönünden esasen arama söz konusu olamaz. Saklı olan hususlara dönük olarak yapılacak arama bu nedenle yasada düzenlenmiştir. Düzenleme zorunluluğunun yanı sıra, şüphe, geciktirilemezlik, orantılılık ve görünüşte haklılık koruma tedbirlerinin önkoşullarındandır. Bu nedenle, bireylerin temel hak ve özgürlükleri ile doğrudan ilişkili olduğundan önkoşulların yanında hâkim kararı zorunludur.Hâkim kararı olmadan saklı yerlerde rızaya dayalı da olsa arama yapılamaz. Adli ve Önleme Aramaları Yönetmeliğinin ilgilinin rızasını yeterli gören 8. maddesinin (a) bendi hakkında Danıştay 10. Dairesi 19.1.2006 tarih ve 2005/6392 sayılı kararıyla yürütmesinin durdurulması kararı verilmiştir.Askeri mahal kavramıAskeri mahal kavramı hemen belirtilmelidir ki öncelikle anayasada yer almıştır (m.145). Diğer yasalarda da yer almasına karşın, kavramın tanımı yapılmamıştır. Ancak düzenlemelere göre o yerin, sürekli veya geçici olarak askeri amaçlar için ayrılmış olması yeterlidir. Özel kişilere kiralanmış bulunması, o yeri, askeri mahal olmaktan çıkarmaz.Askeri hizmet amacıyla ayrılmış yerlerde yapılacak aramalar cumhuriyet savcısının istemi ve katılımıyla askeri makamlar tarafından yerine getirilir(CMK.m.119/5; Yönetmelik m.14).Görülmektedir ki askeri mahalde arama yapmak sıkı veya bir başka ifadeyle koruyucu kurallara bağlanmıştır. Bu da doğaldır ve askerliğin niteliğinden doğmaktadır. Devletin güvenliği ve bağımsız olabilmesinin gereği duyarlı olunmasından geçer. Öte yandan askerlik ve gizlilik kavramları bire bir ilişkilidir. Devletin diğer alanlarından belki de daha çok gizli belge ve bilgilerin anılan mahallerde olabileceği ve aramalarda bunların da gereksiz biçimde ortaya çıkabileceği haklı endişesine karşı yasal önlem alınması gerekmektedir. Devlet sırrı niteliğindeki belgeler ise gizlilik arz eden özel yerlerde saklanmaktadır.Devlet sırrına ilişkin düzenleme Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda (CMUK) sırlar yönünden daha koruyucu biçimde düzenlenmişti. Gerçekten de CMUKun 49. maddesindeki ifadeyle devlet memurları memuriyetten çekildikten sonra bile, saklamakla mükellef oldukları vakalar hakkında sırrın ait olduğu makam amirinin izni olmaksızın şahit sıfatıyla dinlenmezlerdi. Yeni kanun (CMK) bu konuda daha şeffaf bir düzenleme getirmektedir. Devlet sırrı niteliğindeki bilgilerle ilgili tanıklık başlıklı 47. madde, Bir suç olgusuna ilişkin bilgiler, devlet sırrı olarak mahkemeye karşı gizli tutulamaz (Fıkra 1) hükmünü getirmektedir. Aynı maddede devlet sırrı açıklanması, devletin dış ilişkilerine, milli savunmasına ve milli güvenliğine zarar verebilecek; anayasal düzeni ve dış ilişkilerinde tehlike yaratabilecek nitelikteki bilgiler şeklinde tanımlanmaktadır.Tanıklık konusu olabilecek bilgilerin devlet sırrı niteliği taşıması halinde; zabıt kâtibi de olmaksızın tanık sadece mahkeme hâkimi veya heyeti tarafından dinlenir. Tek hâkimli mahkemelerde duruşmayı yapan hâkim, heyet halinde çalışan mahkemelerde, mahkemeyi oluşturan tüm heyet tanığı dinler. Tek hâkim ya da heyetli mahkemede duruşmayı yöneten başkan tanık açıklamalarından, sadece yüklenen suçla ilgili ve o suçu aydınlatabilecek nitelikteki bilgileri tutanağa kaydettirir.İddianamede suç iddia edilirHapis cezasının alt sınırının beş yıl veya daha fazla olan suçlarla ilgili olması halinde ancak uygulanabilir olması maddenin nesnel koşuludur. Ayrıca ve önemlisi madde sadece kovuşturma evresinde uygulanabilir. Maddenin ikinci fıkrasında yüklenen suç ibaresi bulunmaktadır. Bir şüpheli hakkında iddianame düzenlenmekle, suç iddia edilir. Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresi sonunda toplanan delillere göre, suçun işlendiği hususunda yeterli şüpheye ulaşmış ise iddianame düzenler (m. 170/2). İddianamede, ancak suç iddia edilir. Kuşkusuz ki iddia edilmekle, suç yükleme aynı anlama gelse de, yüklemenin kesinleşmesi, mahkeme tarafından verilecek iddianamenin kabul kararı ile gerçekleşir.Devlet sırrı niteliğindeki bilgilerMaddenin Adalet Komisyonundaki görüşmeleri sırasında 1. fıkrasında yer alan mahkemeye karşı yerine hâkime karşı ifadesinin kullanılması önerilmesine rağmen öneri kabul edilmeyerek maddenin kovuşturma evresinde uygulanabileceği benimsenmiştir. Gerek maddenin düzenlemesinden ve gerekse komisyondaki görüşmelerden anlaşılmaktadır ki, soruşturma evresinde cumhuriyet savcısı devlet sırrı niteliğindeki bilgilerle ilgili tanık dinleyemeyeceği gibi, hâkimden de dinleme talep edemeyecektir. Kovuşturma evresinde dahi cumhuriyet savcısı tanık dinlenirken bulunamayacaktır.CMKnin 47. maddesine koşut bir düzenleme, 125. maddesinde de mevcuttur. CMUKun 88. maddesindeki resmi dairelerde saklı evrakın ifşasının memleketin selametine zarar vereceği o dairenin en büyük amiri tarafından beyan edildiği takdirde, bu evrakın tesliminin istenemeyeceği, bu beyan yeterli görülmediği takdirde ilgili bakanlığa müracaat olunabileceği şeklindeki hüküm CMKde İçeriği devlet sırrı niteliğindeki belgelerin mahkemece incelenmesi başlığı altında 125. maddede, 47. maddedeki gibi daha şeffaf bir biçimde düzenlenmiştir. Buna göre, bir suç olgusuna ilişkin bilgileri içeren belgeler, devlet sırrı olarak mahkemeye karşı gizli tutulamaz (m 125/1). Maddenin 2. fıkrasına göre devlet sırrı niteliğindeki bilgileri içeren belgeler, ancak mahkeme hâkimi veya heyeti tarafından incelenebilir. Yine 47. maddeye koşut olarak bu belgelerde yer alan ve sadece yüklenen suçu açıklığa kavuşturabilecek nitelikteki bilgiler (m 125/2) tek hâkimli mahkemelerde duruşma hâkimi, heyet halinde çalışan mahkemelerde heyet tarafından görülür. Tutanağa ise duruşma hâkimi veya heyet halindeki mahkemede başkan tarafından kaydettirilir. Nesnel koşulu da hapis cezasının alt sınırının beş yıl ve daha fazla olan suçlara ilişkin olmasıdır(125/3).Soruşturma evresinde anılan maddenin uygulanabilirliği kesinlikle bulunmamaktadır. Cumhuriyet savcısına hitap eden bir düzenleme olmadığı için soruşturma evresinde aynen 47. madde gibi uygulanmak zorunluluğu vardır. Cumhuriyet savcısı, soruşturma evresinde 125. maddeye başvuramaz. Hâkimden de bu yönde istemde bulunamaz. Hatta kovuşturma evresinde sadece tek hâkimli mahkemede duruşmayı yapan hâkim, heyet halindeki mahkemede ve yine sadece heyet, devlet sırrı niteliğindeki bilgileri içeren belgeleri inceleyebilir; cumhuriyet savcısı bu nitelikteki belgeleri göremez ve inceleyemez. Maddenin başlığı bile …mahkemece incelenmesi şeklinde olduğu gibi içeriği de bu yöndedir.C. savcısı bilgilere ulaşamazCMKnin 47. maddesine koşutluk arz eden 125. maddenin Adalet Komisyonu raporunda da mahkemeden, devlet sırrı da olsa belgelerin gizli tutulamayacağı açıklanırken, maddenin ikinci fıkrasının kovuşturma evresiyle ilgili olduğu vurgulanmıştır. Komisyon raporunda; ikinci fıkra hükmüne göre; devlet sırrı niteliğindeki bilgileri içeren belgeler mahkeme tarafından incelenebilmekle birlikte, kovuşturma evresine katılmak hakkına sahip bulunan diğer kişiler, doğrudan bu bilgilere ulaşamayacaklardır ibaresi bulunmaktadır. Görülmektedir ki, mahkemeye katılma hakkına sahip cumhuriyet savcısının doğrudan bu bilgilere ulaşması olanaksızdır.CMKnin 47. ve 125. maddelerinin içeriklerine göre; ancak kovuşturma evresinde ve o da sınırlı bir şekilde ve münhasıran duruşma hâkimi veya duruşma heyeti tarafından görülebilecek bilgi/belgelerin soruşturma evresiyle ilgili olmadığı açıktır.Genel olarak adli arama ve bu bağlamda askeri mahallerdeki aramaya ilişkin (m. 119/2-5) hükümlerle ilgisi bulunmayan 47 ve 125. maddeler, kıyasen ve soruşturma evresini de kapsayacak biçimde uygulanamaz.Devlet sırrı niteliğindeki bilgi/belgeler iddianamenin içeriği olamaz; çünkü anılan maddeler, cumhuriyet savcısının delil toplama alanında bulunmamaktadır. Belirtildiği gibi, soruşturma evresinde hâkimden de bu yönde istemde bulunulamaz.Tutanağa kaydedilemezAskeri mahaldeki aramalar, genel adli aramalara göre daha sıkı koşullara ve güvencelere bağlanmasına karşın, CMKnin 125. maddesinin uygulama alanı genişletilerek isteme bağlı olarak maddeye arama niteliği verilerek madde arama kararına konu edilemez. Bu şekildeki isteme dayanarak hâkim devlet sırrı niteliğindeki belgeleri inceleyemez; incelemek için karar veremez; inceleme yaparak tutanağa kaydedemez. Bunların yapılmış olması halinde iddia makamı, bu belgelere dayanarak soruşturma yapamaz. Bu tür karar veren hâkim de heyete katılamaz.Anılan nitelikteki karara bağlı olarak soruşturma evresinde inceleme yaptırılmasına izin verilmesi halinde rıza mevcut… ya da izin verilmiştir gerekçesine de sığınılamaz. Aramadaki rızanın geçerli olamayacağı Danıştay kararıyla saptanmışsa, askeri mahalde ve devlet sırrında böyle bir gerekçenin sorumluluk getireceği ve bu gerekçeye dayanılamayacağı açıktır.Devlet sırrı içeren belgelerin ancak mahkemece incelenebileceğine ilişkin düzenleme karşısında ve hatta incelemeden önce CMKnin 332. maddelerine göre de kovuşturma evresinde, duruşma hâkimi veya heyet tarafından ilgili makamdan bilgi istenilmesi olanağının mevcut bulunmasına rağmen arama kararıyla ve soruşturma evresinde karar verilmesi ve yüklenen suç kesinlikle belli olmadığı halde yetkisiz hâkim tarafından belgelerin görülmesi ve tutanağa kaydedilmesi, devlet sırrını ifşa olarak görülebileceği olasılığını düşündürebilecek nitelikte olduğu gibi görevde yetkiyi kötüye kullanma olarak kabul edilmelidir. Bu tür bir karara, başka yönlerden yapılacak itirazın da resen ve bu yönden itiraz merciince incelemesinin yapılması yasal bir zorunluluktur.Soruşturma başlatılmalıÖte yandan ve en önemlisi ilgililer hakkında soruşturma merciinin derhal soruşturma başlatması gerekmektedir. Bir hukuk devletinde yetkinin hukuka uygun kullanılması gerektiği gibi konunun hukuktaki uyum süreciyle ilgisi bulunmadığı da gözden uzak tutulmamalıdır. Konu yargıya intikal etmiştir söylemi ancak kanunda olan yetkinin ve takdirin doğru olması halinde geçerlidir. Kanunun açık yasak getirdiği hallerde takdir hakkı olmayacağı gibi hukuk devleti ilkesinin açık ihlali basit usul kuralının ihlali olarak da görülmez. Kaldı ki basit ihlal/esaslı ihlal gibi bir kavram da hukukta kabul edilemez; Kozmik büroda yasanın açık hükmüne göre yapılan devlet sırrı incelemesi olduğu ve bunun da ancak mahkemece yapılacağı açıkça belirtilmesine karşın düzenleme, arama olarak nitelenerek alınan karar yok hükmündedir. Düzenlenen tutanaklar devlet sırrını saklayan makama ilave edilmelidir. Kuşkusuz ki bu yeterli değildir. İlgili soruşturma makamı da ilgililer hakkında soruşturma başlatmalıdır.

Kısa Bilgi :Yeni yılda ordu-medya ilişkisi nasıl olmalı?
Ne seneydi ama! Neredeyse gündem her gün değişti. Sabahtan akşama kadar birkaç defa düşen manşetler ne kadar büyük bir değişim yaşadığımızı gözler önüne …

Yeni yılda ordu-medya ilişkisi nasıl olmalı?
Ne seneydi ama! Neredeyse gündem her gün değişti. Sabahtan akşama kadar birkaç defa düşen manşetler ne kadar büyük bir değişim yaşadığımızı gözler önüne seriyordu. Ne yazık ki en çok asker-sivil ilişkileri tartışıldı. Üzülerek ifade etmem gerekiyor ki; bu sene de aynı konu etrafında tartışmalar sürecek gibi görünüyor. Keşke öyle olmasa! Bu yılın da zayi olmaması için bazı yanlışların düzeltilmesi gerekiyor.
Başbakan Erdoğan, her fırsatta ‘her kurumda hata yapan olabilir; kurumlar yıpratılmamalı’ diyor. Yerden göğe kadar haklı Başbakan. Hata insanoğluna mahsus. ‘Biz asla hata yapmayız’ diyen, en büyük hatayı yapmış demektir. Siyasette hata yapılır, ticarette hata yapılır, medyada hata yapılır… Orduda hata yapılmaz mı? Tabii ki ordu gibi çok önemli bir kurumda da işini yanlış yapan(lar) çıkabilir. Önemli olan, sorumlu ve yetkili durumda olan idarecilerin o yanlışın hesabını hukukî çerçevede verebilmeleridir.
Maalesef son senelerde askerimizi zan altında bırakacak pek çok hadise yaşandı. Sauna çetesi ile başlayan süreç doğru yönetilseydi bugün Genelkurmay, yaptığı açıklamalar sırasında bu kadar güven sorunu yaşamazdı. Sauna çetesinde çıkan evrak tüyler ürperticiydi. Eryaman çetesi ondan geri değildi. Bugün ‘kozmik odaya girilir mi’ diye tartışıyoruz; oysa bazı asker zanlılardan çıkan evrakın bu odalarda hazırlandığı defalarca yazıldı, söylendi. Ümraniye’de bir eve yapılan baskın Ergenekon davasının ilk başlangıç noktasıdır. O evde TSK’nın gizli evrakı çıkmıştı. Sonra Eskişehir’de bir arama yapıldı. O evde de askerî sırların kozmik esrarına rastlandı. O gün askerî yetkililer konuyu samimiyetle ele alsaydı bugün inandırıcılık problemi TSK’yı yıpratmazdı.
Cevapsız onlarca soru…
Aktütün Karakolu’na yapılan baskın, Dağlıca Karakolu’na yapılan saldırı… Bu olaylarda kamuoyundan bazı bilgiler gizlendi. Maalesef bu imaj, bazı somut bilgilerin gazetelere, televizyonlara yansımasıyla her geçen gün perçinlendi. Bir askerin eline pimi çekilmiş bomba tutuşturuldu. Güya disiplin cezası verilmişti. O çocuğun elinde bomba patladığında 3 fidanımız daha son nefesini vermiş oldu. Askerî yetkililer 4 yavrumuzun bir vahim hata ile hayatlarını kaybettiklerini kamuoyuna bildirmedi. ‘4 askerimiz şehit düştü’ diye sunulan bilgiler Taraf Gazetesi’nin manşetiyle altüst oldu ve gerçek ortaya çıktı. Kamuoyuna yanlış bilgi verenler ya da gerçeği gizleyerek adaleti yanıltanlar halktan özür dilemedi…
AK Parti’yi ve Gülen’i bitirme eylem planı vahimdi! Günahtı, vebaldi, suçtu! Altında imzası olanlardan hesap sorma yerine askerî yetkililer hep ’sızdıran’ın peşine düştü. Sızdıran da bulunmalıydı ancak önce o korkunç planları yapanlardan hesap sorulmalıydı. ‘Kâğıt parçası’ lafı yanlıştı; tıpkı toprak altından çıkan LAW silahlarına boru demenin yanlış olduğu gibi… Kafes Eylem Planı da tüyler ürperten bir belgeydi. Altında yine ıslak imza vardı. Genelkurmay bunun hesabını sorsaydı itibar kazanırdı. Hukuku işletme yerine herkesin sus pus olmasını arzu ettiler. Maalesef yanlış yapıldı, kuşkuların artmasına neden olundu.
Gelelim şu son kozmik tartışmaya. Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın evine yakın bir mevkide bekleme yapıyor subaylar. Polis kuşkulanıp baskın düzenleyince cebinde sakladığı adresi yutmaya kalkıyorlar. Neymiş? Orada bir muhbir subayı gözetliyorlarmış. Peki Başbakan Yardımcısı’nın adresi? Diyelim ki bir sebebe binaen o adres cebinizdeydi; niye yutmaya kalkışıyorsunuz? İzahı yok! Üstelik Genelkurmay önce “takip ediyoruz” diyor sonra da o ‘muhbir’i aklıyor! Kozmik büronun aranması gerekiyor. Direniş gösteriliyor. Hâkim olay yerine gelince ona da direniyorlar. Odalar mühürleniyor. O sırada bir er, telefonda babasına bütün evrakları yaktıklarını söylüyor. Hâkim bir daha kozmik odaya girmek için askerî tesislerde. Sonuçta Genelkurmay ‘Arama yasal’ diye açıklama yapıyor. Arama yasalsa niçin günlerce direndiniz? Cevabı yok. Bu odaya kimse giremezmiş? Peki kim girebiliyor bu odalara? O sorunun da cevabı yok. 
e.dumanli@zaman.com.tr
Yazının devamını okumak için bu linki tıklayabilirsiniz

Kısa Bilgi :Yeni zamların düşündürdükleri…
Yılın ilk yazısında karşınıza ufuk açıcı, moral düzeltici bir yazıyla çıkmak isterdim. Ancak gündem kendini dayattı ve ben de mecburen zam bahsini yazacağım.
Yeni yı…

Yeni zamların düşündürdükleri…
Yılın ilk yazısında karşınıza ufuk açıcı, moral düzeltici bir yazıyla çıkmak isterdim. Ancak gündem kendini dayattı ve ben de mecburen zam bahsini yazacağım.
Yeni yıl zamlarla başladı. Hükümet korkunç bir tepki çekti. Halkımız zor durumda. Böyle ortamda ’sadece gerçeği ve olması gerekeni yazmak’ kolay değil.
Bazıları konuyu görmezden gelip dağdan bayırdan yazabilir. En risksiz yöntem bu. Ya da ‘IMF geliyor, AK Parti’nin Kemal Derviş’i Mehmet iş başında’ der, bol aferin alır. Hatta ‘bravo’ tezahüratları altında halk demagoji krallarını iktidara taşıyabilir. Çok da denendi bu yol. Ancak kısa süre sonra esas kazığı kendine attığını anlar. Zira utanmaz adam ‘devlette süreklilik esastır, dün dündür, bugün bugündür’ diyecektir. Veya, herkese yeşil kart, herkese çift anahtar! Yar bana bir eğlence halleri!
Üçüncü bir yol ise her koşulda hükümetin payandası olmaktır. Artık şaşılık sizi esir almıştır ve doğruları gösterme diye bir şansınız yoktur. ‘Devranın adamı’ olarak kimse sizi merak etmez, okumaz, prim vermez. Yerin altının, yerin üstünden hayırlı olduğu bir durumdur bu.
Benim yolum belli. ‘Olması gereken nedir’ sorusuna cevap aramak. Çıkış yolunu gösteremediğim bir yerde, alternatif üretmeden vicdansız ve insafsız bir şekilde eleştiride bulunmamak.
Gelelim zamlara. 2008 yılının son çeyreğinde dünyada kriz derinleştiğinde bütün dünya alarma geçti. Hemen her yerde şirketlerin ve halkın talebi ‘Aman hükümet devreye girsin. Para saçsın, batanları kurtarsın, hatta harcama kuponu versin, her türlü vergi desteği konulsun yeter ki paniği önlesin.’ şeklinde oldu. Ben de buna destek verdim zaten. Türkiye’de de gelişmeler böyle oldu. Türkiye’de bir fark vardı. İlk defa bir krizde zengini kurtarıp faturayı halka yüklemedi. Hükümet açtı kesenin ağzını. 12 milyar TL olması gereken bütçe açığı 2009′da 60 milyar TL’ye çıkıyor. 2010 yılında ise bu 50 milyar TL olacak.
Sonuçta bütçe açığının milli gelire oranı % 2′den % 7′ye, AB tanımlı (brüt) kamu borç stokunun milli gelire oranı ise % 39′lardan % 48′lere çıktı. 2010 yılında kamunun borç döndürme oranı tam % 105. Yani devlet her 100 liralık borcunu ödeyebilmek için 100 liradan daha fazla borç bulmak zorunda demek. Söyler misiniz, bu kısır döngü nasıl kırılacak? Halk için harcananlar uzaylılardan mı yerine konulacak?
 i.ozturk@zaman.com.tr
Yazının devamını okumak için bu linki tıklayabilirsiniz

Kısa Bilgi :Uzan’ın ‘uzun kulakları’

Ankara uzunca bir zamandır ‘kozmik’ aramalar ve cunta iddialarıyla ‘kafese’ alındığı için dengesi bozuldu.

Tabiri caizse ortalık toz duman.
Bu hengâmede sıcak gündemle…

Uzan’ın ‘uzun kulakları’

Ankara uzunca bir zamandır ‘kozmik’ aramalar ve cunta iddialarıyla ‘kafese’ alındığı için dengesi bozuldu.

Tabiri caizse ortalık toz duman.
Bu hengâmede sıcak gündemle ilgisi olmayan ama bizatihi kendisi de çok ilginç gelişmeler de yaşanıyor.
Mesela Uzan ailesinin 7 yıldır yurtdışında firarda olduğunu sanıyorduk. Daha doğrusu devlet öyle sanıyor ve Kırmızı Bülten’le tüm dünyada arıyordu. Oysa Kemal Uzan buralardaymış ve şirketlerinin akıbetini takip ediyormuş(!)
Malum olduğu üzere Uzan ailesi Türkiye’nin en büyük sermaye gruplarından birisiydi. İnsanın başını döndüren güce ve paraya sahiptiler.
Hatta dönerli-pilavlı-konserli seçim kampanyası ile az daha Meclis’e temsilci bile yolluyorlardı. Fakat 2003 ortasında Uzan ailesi için deniz bitti ve TMSF İmar Bankası’na el koydu. Bankanın içi ‘bugün bile hâlâ net olarak çözülemeyen bir sistemle’ boşaltılmıştı. Ardından da aile fertleri için dava açıldı. Polis Rumeli Holding’i bastığında Kemal Uzan ailesi ile birlikte helikopterle kaçtı. Oğlu Hakan Uzan da lüks yatı ile çıktığı mavi turdan hâl dönemedi(!)
İşte 2003′te yurtdışına çıkan Uzan ailesi ki sonradan Cem Uzan da bu listeye dahil oldu, o gün bugündür kayıp. Görüldükleri yerlerle ilgili efsaneler kulaktan kulağa yayıldı. Kırmızı Bülten’le aranıyor. Gerçi onlar aranırken bazı Ortadoğu ülkelerinde yeni şirketler kurduğu da tespit edildi ama yakalanıp iade edilemediler.
2010 yılı başında bu konuya neden döndük? Uzanlar’ın hayatından bin bölümlük bir Brezilya dizisi çıkar ama konumuz firarda olan baba Kemal Uzan’ın Ankara’yı karıştıran ihbar mektupları.
Bunca zamandır Türkiye’den uzak olan Kemal Uzan ve çocuklarının uzun kulakları(!) varmış. TMSF başta olmak üzere Maliye ve yargı bürokrasisinde ne olup bittiğinden anında haberdar oluyorlar. Baba Kemal Uzan, ‘uzun kulakları’ sayesinde edindiği bilgileri ihbar mektubu haline getirip ilgili kurumlara yolluyor.

ayavuz@bugun.com.tr

Yazının devamını okumak için bu linki tıklayabilirsiniz

Kısa Bilgi :Taşra avukatlığından politikaya yatay geçiş yapan Bülent Arınç, dışarıdan şekillendirilen konjonktürün yardımıyla politikadaki dikey yükselişini sürdürürken, hukuk allameliğinin de orunlarından biri o…

Taşra avukatlığından politikaya yatay geçiş yapan Bülent Arınç, dışarıdan şekillendirilen konjonktürün yardımıyla politikadaki dikey yükselişini sürdürürken, hukuk allameliğinin de orunlarından biri olmak gerektiğine inandığından, ikide bir fetvalar veriyor. Hazretin son fetvası, şahsını hedef aldığını ima, ne iması, iddia ettiği o vodvil suikast konusunda Genelkurmaydan yapılan açıklamayı tevil yoluyla ikrar olarak göstermesidir. Bu hukuk nosyonunun Arınç tarafından, özellikle de onun tarafından telaffuz edilmesi kaderin cilvesi olsa gerek. Çünkü mensubu bulunduğu siyasi cemaatin varlığı, başlı başına tevil yoluyla ikrarda şekillendi, şekilleniyor! Anımsayalım: Türkiye Cumhuriyetinin ulusal güvenliğine yönelik tehditleri saptamak, çözümlemek ve çözüm yolları geliştirmekle görevli anayasal kurum olan MGKnin yıllardır ısrarla üzerinde durduğu iki büyük tehlike vardır: terör ve irtica. Bunların ikisinin de sonunda bertaraf edildiklerine ilişkin bir MGK açıklaması duymadık bugüne kadar. Terör bağlamında zaten böyle bir açıklama mümkün değil. Ama ötekisinin, olsa olsa, MGKnin asker ve sivil kanatları arasındaki bir modus vivendi gereği söylem dışı tutulduğu söylenebilir. Bu müeddep suskunluk, irticanın Türkiye Cumhuriyetinin başındaki en büyük bela olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ve bu gerçeğe en duyarlı kesimin, Cumhuriyeti kuran, doğallıkla da onu korumakla yükümlü olan TSK olduğu ve olacağı gerçeğini de değiştirmiyor. (Bülent Arınçın bunu idrak edebilmesi için, önce, Manisaya oldukça yakın olan Menemene gidip, Kubilayı anma törenlerine katılması gerekiyor.) Yine anımsayalım: Bundan bir süre önce, İslamcı hükümet, Tayyip Erdoğanın özel tercümanıyken AB ile ilişkiler bakanlığına getirilen Egemen Bağış ağzından bir açıklama yaptı. Yapar yapmaz da sanki hiç olmamış gibi üstünü örttü. O gün bugün bir daha sözünü etmedi, ettirmedi. Açıklama şuydu: İçişleri Bakanlığına bağlı 60 bin kişilik bir terörle mücadele ordusu (ya da milis kuvveti mi demeli?) kurulacaktı. Proje hangi aşamada bilinmez, ama geçen gün Kanal D ana haber bülteninde Mehmet Ali Birandın verdiği özel haber puzzleın parçalarını birleştirir nitelikte. Polise ağır silahlar alınması konusunda İslamcı hükümet ile Genelkurmay bir kez daha karşı karşıya gelmişler! Birand, haberini Arınça yönelik vodvil suikast ile bağlantılıymış gibi sundu. Bana kalırsa, bu özel haber, medyamızın nedense görmezden geldiği, hiç üstüne gitmediği, Egemen Bağış açıklamasıyla bağlantılandırılmalıdır. İrticayı Türkiyede yaşama biçimi haline getirirken, güya devlet menşeli olarak gösterilen terörle mücadele edermiş gibi yapmak tevil yoluyla ikrar değil de nedir?

Kısa Bilgi :Sağlık, toplumsal bir iyilik halidir. Sağlığın kötüleşmesi, yoksulluk, eşitsizlik, sosyal ve politik marjinalizasyon ile direkt olarak ilişkili olduğundan insan hakları kavramlarından ayrılamaz. Ancak…

Sağlık, toplumsal bir iyilik halidir. Sağlığın kötüleşmesi, yoksulluk, eşitsizlik, sosyal ve politik marjinalizasyon ile direkt olarak ilişkili olduğundan insan hakları kavramlarından ayrılamaz. Ancak son yıllarda Sağlıkta Dönüşüm adı altında sağlık özelleştirilmekte, hastaların ödediği katkı payları hızla arttırılmaktadır. AB sağlık temel ilkelerini hakkaniyet, ulaşılabilirlik, dayanışma, sağlık güvencesi ve sürdürebilirlik üzerine kurmuştur. 2006 Avrupa Birliği Konseyi raporu üye ülkelerin sağlık sistemlerinde herkesi kapsayan, finansmanında dayanışmayı öne çıkaran, sağlığa ulaşımın eşit olduğu, yüksek kalitede hizmet veren bir yapının olması gerektiği ve bunların hedeflenmesini kararlaştırmıştır. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Avrupa Birliği Ülkelerinde Sağlığın Finansmanı Raporunda (2009) öne çıkardığı konu ise sürdürülebilirlik olmuştur. Sürdürülebilirlik ekonomik ve finansal sürdürülebilirlik olarak değerlendirilmelidir. Ulusal gelirin artması Ekonomik sürdürülebilirlik ulusal gelirin artmasını gerekli kılmakta, finansal sürdürülebilirlik ise ülkenin sağlık için ayırdığı parayı sağlayabilmesine bağlı kalmaktadır. Sağlığın finansmanı dendiğinde ise çok seçenek bulunmamaktadır. Finansman ya kamusal olacak ve vergilerden veya kamusal bir sigorta sisteminden sağlanacak ya da özel olacak ve özel sağlık sigortalarından, tıbbi tasarruf fonlarından veya cepten harcamalar ile karşılanacaktır. Türkiyede sağlığın finansmanı ağırlıklı olarak bir kamu sigorta sistemi olan Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) üzerinden sağlanmaktadır. DSÖ 2009 sağlık istatistikleri raporunda Türkiyenin tüm sağlık harcamalarının yüzde 72sinin kamudan karşılandığı, yüzde 28inin ise cepten harcamalarla karşılandığı belirtilmektedir. Ülkemizde cepten harcamalar katkı payları, özel sigorta primleri ve hastanelere direkt ödemeler gibi kalemlerden oluşmaktadır. Kamu sağlık harcamaları tüm kamusal harcamaların yüzde 10unu oluşturmaktadır. Buna karşılık ABD tüm kamu harcamalarının yüzde 19unu, İngiltere ise yüzde 16sını sağlığa ayırmaktadır. Özel sağlık sigortaları daha zengin ve iyi eğitilmiş gruplara hizmet verirken, daha yaşlı ve sağlıksız kesimlere hizmet vermemektedir. Bu da eşitlik ve etkinlik dengesini bozmaktadır. Ayrıca özel sağlık sigortalarının yönetim giderleri çok yüksek olduğundan maliyetleri çok yükseltmektedir. Dolaylı vergiler Kamusal finansmanın, özel finansmandan, sağlığa ulaşım ve eşitlik açısından daha iyi olduğu hemen tüm ülkelerde gösterilmiştir. Kamusal finansman çalışanların primlerinden karşılandığında işgücü pahalanmakta, Türkiye gibi kayıtsız ekonominin fazla olduğu ülkelerde ise havuz oluşturulamamaktadır. Kamu finansmanının vergilerden karşılandığı durumlarda ise yükselen vergiler tepki çekmekte, vergi toplama zorlaşmaktadır. Dolaylı vergilerden elde edilen gelir ise eşitlik ilkesini zedelemektedir. Ülkemizdeki en önemli sorunlardan biri de dolaylı vergilerin oranının çok yüksek olmasıdır (TEPAV 2008 raporunda yüzde 61). Sağlığa harcanan para ile primlerle toplanan para arasındaki farkı kapatmanın tek yolu eğer devlet bütçesinden karşılanmayacaksa cepten harcamaları arttırmaktan geçmektedir. 2008 SGK harcamalarının ancak yüzde 43ü primlerden karşılanabilmiş, geri kalan miktar ise bütçeden karşılanmıştır. Bunu göz önüne alan AKP hükümeti birinci basamak dahil ayaktan tedavilerde katkı payları eklemiş, özel hastanelerdeki katkı payları ise yüzde 30dan yüzde 70e çıkarılmıştır. Cepten harcamaların artacağı ve ancak parası olanın sağlığa ulaşabileceği bir sisteme hızla gitmekteyiz. Bu arada sağlığın özelleştirilmesinin önünü açacak olan Kamu Hastane Birlikleri Yasası da TBMMde beklemektedir. Sağlık harcamalarının yüzde 55ini cepten ödemelerle karşılayan ABD bu sistemle 60 milyon kişinin sağlığa ulaşamadığını görerek bu sistemden geri dönmeye çalışmaktadır. Reform yapılmalı Ülkemizdeki gelişmelerle sağlığa ulaşımın ileriki dönemlerde daha da zorlaşacağı açıktır. Sağlığın finansmanının vergilerle sağlandığı sisteme geri dönme yolunda çalışmalar yapılmalıdır. Bunun için de vergi sistemimizin ciddi bir reforma gereksinimi bulunmaktadır. Asgari ücret vergi dışı tutulmalı, dolaylı vergilerin toplam gelirdeki oranı düşürülmeli, kayıt dışı mutlaka sistem içine çekilmelidir. İlk aşamada asgari ücret sınırında olanların sağlık giderleri bütçeden karşılanmalı, amaç yoksulluk sınırı olmalıdır. Ancak bu şekilde sağlığa ulaşımdaki eşitsizlik azaltılabilir. Dr. A. Özdemir AKTAN İstanbul Tabip Odası Başk.

Kısa Bilgi :Yeni yılın ilk yazısından itibaren 2010 yılının siyasal MRnı çekerek gelecekle ilgili kapsamlı analizler yapacağız. Ankara gazetecilerinin bazıları 2010 yılını şimdiden seçim yılı ilan ettiler bile. S…

Yeni yılın ilk yazısından itibaren 2010 yılının siyasal MRnı çekerek gelecekle ilgili kapsamlı analizler yapacağız. Ankara gazetecilerinin bazıları 2010 yılını şimdiden seçim yılı ilan ettiler bile. Siyasette 24 saatin çok uzun sure kabul edildiği bir ülkede gelecek hakkında bir öngörüde bulunmak oldukça zordur. 2010da bir erken seçim olacak mı? Siyasi yelpaze nasıl şekillenecek? Başbakan Erdoğan, 2011den sonra bırakacak mı? İktidar partisi 2012 öncesinde 2011de bir kazaya uğrar mı? Bugünden itibaren açılım yazmaya bir müddet ara verip bu sorulara cevap bulmaya çalışacağız.
Zaman zaman bazı uzmanların yaptıkları analizlerin tahmin mi yoksa temenni mi olduğu birbirine karışsa da bugünlerde Ankarada yeni bir alacakaranlık kuşağı senaryosu pişirilmeye çalışılıyor. Siyaset küresine Ankaradan bakmak bazen insanın sağduyusunu rehin alan bir etki yapabiliyor. Ankarada yeni bir kapatma davası ihtimali konuşuluyor. Son dönemdeki kaos görüntülerinin arkasında siyasete yeni bir müdahale zemini yaratma amacının olduğu öne sürülüyor.
Siyaseti Ankaranın merceğinden takip etmek hayatı siyah ve beyazdan ibaret sanmakla eşdeğerdir. Dünyaya ve  Türkiyeye buradan bakmak bütün zamanlarda karamsar senaryoların daha fazla pirim yapmasına sebep oluyor. Zaman geçmez ki burada bir siyasi kriz veya yeni siyaset senaryosu yazılmasın. Ona sebep burada yaşamak ve siyaseti takip etmek ciddi bir mesleki ve ideolojik körlüğe neden olur.
Uzun zamandır dile getirdiğim bir tez var. Türkiyenin geleceğiyle ilgili doğru analizler yapabilmek için muhakkak Ankaranın gri havasından uzaklaşmak ve Anadolunun havasını teneffüs ederek doğrudan halka gitmek gerekiyor. Aksi takdirde içine girdiğiniz parantez size muhtemelen yanlış yaptıracaktır. 
Açılım Değil, Ekonomik Kriz Sarsıyor!
Uzmanlar, kamuoyundaki genel kanaatin aksine iktidar partisinin, açılım tartışmaları nedeniyle değil, derinleşen ekonomik kriz nedeniyle oy kaybettiğini öne sürüyorlar. Küresel ekonomik kriz, Anadoluyu bir karabulut gibi hergeçen gün daha fazla sarıyor ve hoşnutsuzlukların yükselmesine sebep oluyor. Bununla birlikte açılım sürecinin halka iyi anlatılamaması akıllarda soru işaretleri doğursa da son tahlilde toplum kronikleşen sorunların çözülmesini ve akan kanın durmasını bekliyor.
Geçen yedi yılda iktidar olmak için umut vermeyen, tüm stratejisini iktidarın hata yapmasını bağlayan muhalefet, siyaset yapma biçimini ve aktörlerini değiştirmediği müddetçe yeni bir hüsrana uğrayabilir. Muhalefetin, 2002 yılından bu yana uzun vadeli bir iktidar stratejisi ortaya koyamaması ve yaptığı tüm öngörülerde yanılması aslında fazla söze gerek bırakmıyor.
İktidarın yedi yıllık yıpranmasına rağmen toplumsal muhalefeti örgütleyip, siyasal muhalefete dönüştüremeyen muhalefet partileri, statüko limanında demirledikçe halktan icazet alması oldukça zor görünüyor. 
Seçim 2011de olacak…
Türkiye, toplum ve siyaset mühendislerinden çok çekti. Maalesef çekmeye de devam ediyor. Onlara kalsa şimdiye değin en az 5 kere iktidar değişirdi. Akademsiyen çok değerli bir arkadaşım var. 2004 yılından bu yana sürekli bir askeri müdahaleden ve iktidarın el değiştireceğinden söz ediyor.  Ona gore muktedirler Adalet ve Kalkınma partisinden hazzetmiyorlar ve onu ne pahasına olursa olsun iktidardan uzaklaştırmak istiyorlar.
Geçen yedi yılda Adalet ve Kalkınma Partisinin siyaset yapma biçimini çözemeyen ve erken seçim tahminin de bulunanlara buradan şunu söyleyelim ki 2010da seçim olmayacak. Yeni bir kapatma davası, ülkeyi derinden sarsacak birtakım cinayetlerin olması gibi istikrarsızlaştırma eylemleri olmadığı takdirde seçim normal zamanında yapılacak. Erdoğanın sarfettiği sözden asla geri dönmeyen bir lider olduğu düşünüldüğünde seçim tarihi de kendiliğinden belli olmuş oluyor aslında. 
2010da hemen her yerde seçim konuşulacak, bolca anket yayınlanacak, partilerin oy oranlarıyla ilgili birçok spekülasyon yapılacak ama seçim olmayacak. Geçmişte olduğu gibi iktidarın kendisi için en elverişli bir dönemde seçime gitmesi alışkanlığı bu dönemde tekrar etmeyecek. AK Partinin siyasi fırsatçılık hevesi ve yapacağı baskın bir erken seçim sanılanın aksine daha çok oy kaybetmesinen neden olacaktır. Sanırım AKPli kurmaylar bunu görüyorlardır.
2010, Türkiyenin 2023e ilerlediği yolda en önemli dönemeçlerden biri ve hem iktidar hem de muhalefet için final yılı olacak. 2010 yılında seçim olmayacak ama 2011 seçimlerinin kaderi bu yıl içinde netleşecek. Bu yılın iyi veya kötü geçmesi Türkiyenin geleceğini de tayin edecek. Buna sebep 2010, Türkiye için yeni bir yol ayrımı ve kritik bir eşik olacak.   
Bir sonraki yazıda 2010a, Ankaradaki iç iktidar çekişmeleri ve asker-siyaset penceresinden bakacağız…
Hüseyin Yayman – Haber7
huseyinyayman@gmail.com

Kısa Bilgi :D urmak yok, çetelerle mücadeleye devam
Bataklığı kurutmaya çalışacaksanız üzerinize sıçrayacak çamurlara da hazır olmalısınız. Gerçeklerin karartıldığı bir odanın kapılarını aralamaya karar verdiyese…

Durmak yok, çetelerle mücadeleye devam
Bataklığı kurutmaya çalışacaksanız üzerinize sıçrayacak çamurlara da hazır olmalısınız. Gerçeklerin karartıldığı bir odanın kapılarını aralamaya karar verdiyeseniz, o karanlık dehlizlerden gelecek saldırılar ürkütmemeli sizi.
1990larda gazetecilik mesleğine adım attığım dönemlerde tanık olduğum bir takım karanlık planları irdelerken, hep aynı telkinle karşı karşıya kalmıştım:

- Bu işlerle uğraşma; sana mı kaldı doğruları araştırmak!

Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinden hocam olan Ahmet Taner Kışlalının karanlık eller tarafından katledildiğinde, bu telkinlerle anlatılmak isteneni daha iyi anlamıştım.

Merhum Uğur Mumcuyu katlederek toplumda bir travma yaratan ellerin, Kışlalı Hocaya da uzanması tetiklemişti çalışmalarımı.

Araştırmalarımı derinleştirdikçe telkinler artıyordu.

2007 yılında tamamladığım ve aynı yılın Ağustos ayında yayınevinden (Neden Kitap) gelen teklifle piyasaya sürdüğüm Ergenekonun Çöküşü kitabından sonra da benzer telkinler yoğun bir şekilde devam etti.

Bu telkin ve uyarıların en ilginci ise, çocukluğunda çaldığın yumurtaları bile çıkaracaklar olmuştu.

Elbette yabancı olduğum bir durum değildi bu.

Yarım yüzyılı aşkın bir zamandan beri, yabancı istihbarat servislerinin kucağından kalkmayı becerememiş ve onların kontrolünde birçok faili meçhul cinayet ve ülkeyi kaosa sürükleyen toplu katliamların faili derin yapıyı tanımlamaya çalışıyordum.

Tabii ki birtakım saldırılar ve karalama kampanyaları olacaktı.

Utanılacak bir geçmişim, karanlık bir mazim olmadığı için umursamadım bile.

Derken Ergenekonun Çöküşü-2yi kaleme aldım.

Sonra; Kod Adı: Darbe, Konsept Savaşı ve son olarak da Korku İmparatorluğu: GLADIO…
Bunlara bir de www.cafesiyaset.comda köşe ve buradaki yazıların büyük bölümünün www.haber7.comda kamuoyuna aktarılması eklenince, statüko saldırılarını daha da acımasızlaştırdı.

11 Mayıs 2008de bazı gazetelerin (Taraf, Vakit) manşetine taşınan Kod Adı: Darbe kitabındaki bilgi ve belgeler, tüm çaba ve araştırmalarına rağmen tek bir yumurta bile çalmadığımı görenleri paniğe soktu.

Önce derin yapının taşeronu ve tetikçisi olan DHKP-C terör örgütü, kendi internet sitesinden şahsıma yönelik küfür ve hakaret dolu bir tehdit bildirisi yayınladı.

Bu örgütten gelebilecek saldırının tedirginliği içerisinde yaşarken, 24 Mayıs 2008 günü Ankara Emniyet Müdürlüğü tarafından gözaltına alındım.

Gözaltına alınış gerekçem ise Aziz Nesinlik bir öyküydü:

YAZININ DEVAMINA BU LİNKTEN ULAŞABİLİRSİNİZ
Zihni ÇAKIR / Cafesiyaset
zihni_cakir@hotmail.com

Kısa Bilgi :              Bu yazı, herkes yazdı, bir de ben yazayım… düşüncesi ile kaleme alınmadı.
10 Eylül 2007de bu köşede, Aydın Doğan Özkökü gözden çıkarır mı? başlıklı bir yazı kaleme almamış olsaydık, E…

              Bu yazı, herkes yazdı, bir de ben yazayım… düşüncesi ile kaleme alınmadı.
10 Eylül 2007de bu köşede, Aydın Doğan Özkökü gözden çıkarır mı? başlıklı bir yazı kaleme almamış olsaydık, Ertuğrul Özkökün 2 Ocak itibariyle genel yayın yönetmenliğini bırakmasının ardından bir yazı kaleme almayı asla düşünmezdik.
Konuyla ilgili yazımı 2 yıl 4 ay evvel zaten yazmıştım. O tarihten sonra içinde Özkök geçen yazı kaleme almadım. Genelkurmay Başkanı Eski Başkanı Hilmi Özkök hariç…
Konuyu çok da dağıtmadan hemen şu notu düşelim. Sayın Hilmi Özkökü de, Genelkurmay Başkanı olduğu dönemde can güvenliği gerekçesi ile başında bulunduğu Genelkurmay Karargahına sefertasıyla gitmek zorunda kalması nedeni ile anmıştık. Tıpkı, bugünlerde Karargaha bağlı bir birimde arama yapan Hakim Kadir Kayanın zehirlenme önlemi olarak Karargah binasına sefertası ile gitmesi gibi.
Genelkurmay bu tereddütleri gidereceği yerde, yaptığı son açıklamasında, son günlerde yaşananların, kişileri ve toplumu ne hale getirdiğini göstermesi bakımından önemli olduğu düşünülmektedir demek suretiyle, başkalarını suçlama eğilimine girmektedir.
Bu ülkenin Genelkurmay Başkanı ve bir hakimi bile eğer bir kurumun kapısından içeri girerken bazı endişeler taşıyorlarsa, Genelkurmay esaslı bir özeleştiri yapmalı, bize neden güvenmiyorlar? diye bir sorgulama içine girmelidir.
Gelelim yazıya başlık olan konumuza…
2007de kaleme aldığımız Aydın Doğan Özkökü gözden çıkarır mı? başlıklı yazının son cümlesi şu şekilde bitiyordu: Ertuğrul Özkök gazeteciliği patronajı mutlu etmeye yetecek mi? Yoksa grup stres üstüne stres mi yaşayacak?
Doğan Grubu ilerleyen dönemde kamuoyunun da yakından takip ettiği üzere hızla açmaza girmeye başladı. Bu tür bir analizde bulunmak için kahin falan olmaya gerek yoktu. Zihinsel özürlü olmayan, az çok okuma yazma bilen, tarihin nasıl aktığına kısmen vakıf olan biri nelerin olabileceğini öngörebilirdi.
Sayın Özkök ayrıldığından beri yapılan yorumları takip ediyorum. Ertuğrul Özkök ifadesi bir şahıs ismi olmaktan öte, bir dönem medya-siyaset-ticaret ilişkilerinin sembolü olarak betimleniyor. Özkökten önce, Özkökten sonra şeklinde değerlendirme yapmak üzere geleceğin iletişimcilerine konu pas edenler bile var.
Değişimi okuyamadı, grubun canına okudu…
Aynı grup gazetelerinden Radikalin Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan, sosyolog Ertuğrul Özköke taş çıkartan sosyolojik bir analizle değerlendirdi Ertuğrul Özkök olayını ve şu satırları kaleme aldı:
Bana göre (Özkökün) en büyük hatası, özellikle son on yılda Türkiyedeki değişimi okumakta zorlanması, değişim denen şeyin kendisine ilk kez dışsal bir baskı olarak yansımasına izin vermesi oldu. Özkök uzun zamandan beri savunmada, hücumda değil. Ve savunduğu da eski zamanlar, eski kavramlar, eski düzen. Bildiğim Ertuğrul Özkök o değişimi doğru okurdu, ama okuyamadı. Sanki Türkiye değişmemiş gibi davranmaya devam etti. İşte bu durum, Hürriyeti, normal şartlarda Ertuğrul Özkökün de hiç izin vermeyeceği bir konuma getirdi: Hürriyet hırçın bir gazeteye dönüştü, sürekli Hayır diyen, Olmaz diyen bir gazeteye.
Kimin geleceği?
Kılcallarına kadar dünün Türkiyesini temsil eden Ertuğrul Özkökün siyaset, bürokrasi, asker vs. diğer takım arkadaşlarını gözden çıkararak değişime evet demesi ne ölçüde mümkündü, elbette bilemiyoruz. Baykal gibi akıllı bir insan bile, belki de Özkökün içine düştüğü açmazda bocalayıp duruyordur.
Kendi geleceklerini ülkenin geleceğinden daha önde tutanlar, yani varlıklarını dünün Türkiyesinin atmosferine eklemleyenler, dünyadaki ve Türkiyedeki iklim değişikliğini görmezden gelmeyi, daha da kötüsü değişime mani olmayı tercih ettiler. Gazete manşetlerinden, Meclis kürsülerinden yansıttıkları kaos nitelemeleri ülkenin içinde bulunduğu hali değil, kendi sosyal gerçekliklerini ifade eden bir mahiyete dönüştü. Fakat sadece kendileri çökmekle kalmadılar, önayak oldukları yapıları da yıprattılar, oyun sahasının dışında kalmasına neden oldular. Tribünden bağırmaları da artık oyuncuları etkilemeye yetmedi. oyun ilk defa kurallarına göre oynanmaya başlandı.
Faturanın boyutu?
Öncelikle altını çizelim; Özkök görevi bırakmadı, görevden alındı. 2 yıl evvel yazı başlığımızı Aydın Doğan Özkökü gözden çıkarır mı?  koymuştuk ama, tersi oldu ve Özkök gidereyak Aydın Doğanı da gözden çıkardı. Dünya gerçekliği denilen zamanın öğütücü değirmeninin dişleri arasında, patronunun tüm çıkarlarının yanlış okumalarla lime lime olmasına göz yumdu, ateşe attı.
Alışılagelmiş medya gücünü kullanmak suretiyle grubun dokunulmazlığının sürebileceği zannı içinde yanlış içinde yanlış yapılmasına neden oldu. Aydın Doğan dahil grubun tüm üst yöneticilerinin çok ciddi kriminal suçlamalardan yargı önünde hesap vermesine bir bakıma zemin hazırladı. Grup, Cumhuriyet tarihinin en büyük vergi kaçakçılığı suçlamasına muhatap oldu. Faizlerle birlikte 6 milyar TLyi aşan ceza karşılığında Doğan Grubunun neredeyse tüm şirketleri hacizli hale geldi.
Neticede grubun temsilcileri Özkök Gazeteciliği ile medya gücünün kullanılması suretiyle elde ettikleri pozisyonlarını ve ekonomik varlıklarını birer birer kaybetmeye başladı.
Yazımızı, 2 yıl önceki yazımızın son satırları ile bitirelim:
Ertuğrul Özkök, kendisine ve yayın toplantılarında arkadaşlarına biz nerede hata yaptık sorusunu sorarak bir özeleştiri yapacağına, halkın tercihleri ve beklentileriyle örtüşen yayınlar yapan medya gruplarını biat gazetecisi olmakla suçlayarak gözden düşürme yolunu seçti.
Doğan Grubu yayın organları son yıllarda vurduğu yerden artık eskisi kadar ses getiremiyor. Ertuğrul Özkök gazeteciliği işi kurtarmaya yetmiyor. Geçtiğimiz günlerde CHPnin tepe yönetiminden bir isimle sohbet ederken, Aydın Doğan artık yeterince işine yaramadığını fark etsin, Ertuğrul Özkökü bile anında gözden çıkarır dedi.
Bakalım önümüzdeki süreçte nelerle karşılaşacağız. Ertuğrul Özkök gazeteciliği patronajı mutlu etmeye yetecek mi? Yoksa grup stres üstüne stres mi yaşayacak? Göreceğiz…
İsmi bende mahfuz CHPli üst düzey yönetici haklı çıktı. Aydın Doğan Özkökü gözden çıkardı ama, bu arada kendisi de ağır yaralı hale geldi.
Grubun başına gelenleri sadece siyasi iktidarla ilişkilendirmek bilimsel ve toplumsal gerçeklikle örtüşmez. Bu zihniyet sürseydi, ülke bitecekti. Demokrasi yerlerde sürünecek, servet belli ellerde toplanmaya devam edecek, millet daha da fukaralaşacak, aynı masa etrafında toplanıp karar alanlar, milleti değişik bahanelerle kırdırarak kaos planları ile saltanatlarını sürdüreceklerdi.
Ülkenin gizlenen kozmik sırrı da aslında bu oyundu.
İyi niyetli kim olsa, gidişata dur demek zorunda kalacaktı.
 
Prof. Dr. Osman ÖZSOY – Haber7
www.osmanozsoy.com.tr

Kısa Bilgi :Umarım bu haber doğru çıkmaz!
SEFERBERLİK Bölge Başkanlığının kozmik odasında arama yapan yargıcın beni takip ediyorlar diye kuşkulandığı askerlerin aşçı, marangoz, elektrik teknisyeni çıkması sanırı…

Umarım bu haber doğru çıkmaz!
SEFERBERLİK Bölge Başkanlığının kozmik odasında arama yapan yargıcın beni takip ediyorlar diye kuşkulandığı askerlerin aşçı, marangoz, elektrik teknisyeni çıkması sanırım uzun süre esprilere yol açacak.

Gerçi memleketimizin mizah yazarlarının ve çizerlerinin konu sıkıntısı çektiklerini düşünmemiz için bir sebep yok ama bu takip ediliyorum endişesi de kabul edelim ki iyi bir malzeme olacak.
Dün de bazı gazetelerde yargıcın arama yaparken zehirlenirim endişesi ile yemeklerini sefer tasıyla evinden getirttiği haberi vardı.
Evet, Paranoyak olmanız, takip edilmediğiniz anlamına gelmez diye bir sözün varlığından haberdarım elbette. Ama güvensizliğin bu kadarına ne isim verilmeli bilemiyorum.
Bir yargıç beni zehirleyebilirler diye düşünüyorsa ve üstelik bu korkuyu devletin önemli kurumlarından birinde yaşıyorsa, durum gerçekten vahim olmalı.
Kişisel olarak bu haberin doğru olmadığını düşünmek istiyorum.
Ama doğruysa yargıcın kendisini güvende hissetmesi için her türlü maddi ve psikolojik desteğin sağlanması da şart!
mehmetyilmaz@hurriyet.com.tr
Yazının devamını okumak için bu linki tıklayabilirsiniz

Kısa Bilgi :P aranoyalar
Genelkurmayın, özel kuvvetlerde arama yapan yargıcın iki araç tarafından izlendiği kuşkusu üzerine hafta sonunda yaptığı açıklamadaki önemli bir hatırlatmayı medya toplumsal paranoya olar…

Paranoyalar
Genelkurmayın, özel kuvvetlerde arama yapan yargıcın iki araç tarafından izlendiği kuşkusu üzerine hafta sonunda yaptığı açıklamadaki önemli bir hatırlatmayı medya toplumsal paranoya olarak adlandırdı.
Paranoya, gerçekte olmayan düşmanlara ve tehlikelere kafayı takma durumudur, bir hastalıktır.
Toplumsal paranoya sözü ise en azından bu hastalığın toplumda yaygınlaştığını ifade eder.
Toplumsal paranoya durup dururken kendisini göstermez. Birileri sürekli bazı tehlikelerin üzerinde durur, toplum sürekli korkutulursa bu hastalıklı hâl ortaya çıkar.
Toplumsal paranoyaya dikkat çekildiğine göre, biraz geriye çekilip, kendi paranoyamız ve bizimle aynı görüşte olmayanların paranoyası üzerine düşünebiliriz.
 
***

Son paranoya halimiz herkesin telefonlarının dinlendiği. Bu paranoya durup dururken çıkmadı, neredeyse bilinçli olarak yayıldı, sonunda en sıradan vatandaş bile dinlendiği korkusuyla yaşamaya başladı.
Çok uzak olmayan bir geçmişte Yunanlılar Anadoluyu almak istiyor paranoyamız vardı. Kuşkusuz böyle bir hayali olan Yunanlılar vardır, olabilir, tıpkı bizde de Orta Asyayı alıp dev bir Türkiye kurmak isteyenler olduğu gibi. Ama nüfusu İstanbuldan az olan, ordusu bizimkiyle kıyaslanamayacak Yunanlıların gelip Anadoluyu nasıl işgal edecekleri üzerine düşünülmediği için bu korku, sürekli tekrar etme yöntemiyle bütün topluma yayılmıştı. Koca koca insanlar buna inanır olmuştu. Neyse ki bu paranoyadan kurtulduk!…
Sonra başka korkutmalarla başka paranoyalar geldi. Ermenilerin hayalinin Anadoluyu almak olduğu, zaten 1915 tehcirinin bu nedenle yapıldığı hakkında sistemli bir korku salındı. Böyle bir şeyin olup olamayacağını düşünmeyenlerde bu korku da hızla paranoyaya dönüştü.
ogonensin@gazetevatan.com
Yazının devamını okumak için bu linki tıklayabilirsiniz

Cep Programları - Klip İzle - Duyurgaç Blog - İlan Sitesi - Staj