Kısa Bilgi :Yeni yılın ilk yazısından itibaren 2010 yılının siyasal MRnı çekerek gelecekle ilgili kapsamlı analizler yapacağız. Ankara gazetecilerinin bazıları 2010 yılını şimdiden seçim yılı ilan ettiler bile. S…

Yeni yılın ilk yazısından itibaren 2010 yılının siyasal MRnı çekerek gelecekle ilgili kapsamlı analizler yapacağız. Ankara gazetecilerinin bazıları 2010 yılını şimdiden seçim yılı ilan ettiler bile. Siyasette 24 saatin çok uzun sure kabul edildiği bir ülkede gelecek hakkında bir öngörüde bulunmak oldukça zordur. 2010da bir erken seçim olacak mı? Siyasi yelpaze nasıl şekillenecek? Başbakan Erdoğan, 2011den sonra bırakacak mı? İktidar partisi 2012 öncesinde 2011de bir kazaya uğrar mı? Bugünden itibaren açılım yazmaya bir müddet ara verip bu sorulara cevap bulmaya çalışacağız.
Zaman zaman bazı uzmanların yaptıkları analizlerin tahmin mi yoksa temenni mi olduğu birbirine karışsa da bugünlerde Ankarada yeni bir alacakaranlık kuşağı senaryosu pişirilmeye çalışılıyor. Siyaset küresine Ankaradan bakmak bazen insanın sağduyusunu rehin alan bir etki yapabiliyor. Ankarada yeni bir kapatma davası ihtimali konuşuluyor. Son dönemdeki kaos görüntülerinin arkasında siyasete yeni bir müdahale zemini yaratma amacının olduğu öne sürülüyor.
Siyaseti Ankaranın merceğinden takip etmek hayatı siyah ve beyazdan ibaret sanmakla eşdeğerdir. Dünyaya ve  Türkiyeye buradan bakmak bütün zamanlarda karamsar senaryoların daha fazla pirim yapmasına sebep oluyor. Zaman geçmez ki burada bir siyasi kriz veya yeni siyaset senaryosu yazılmasın. Ona sebep burada yaşamak ve siyaseti takip etmek ciddi bir mesleki ve ideolojik körlüğe neden olur.
Uzun zamandır dile getirdiğim bir tez var. Türkiyenin geleceğiyle ilgili doğru analizler yapabilmek için muhakkak Ankaranın gri havasından uzaklaşmak ve Anadolunun havasını teneffüs ederek doğrudan halka gitmek gerekiyor. Aksi takdirde içine girdiğiniz parantez size muhtemelen yanlış yaptıracaktır. 
Açılım Değil, Ekonomik Kriz Sarsıyor!
Uzmanlar, kamuoyundaki genel kanaatin aksine iktidar partisinin, açılım tartışmaları nedeniyle değil, derinleşen ekonomik kriz nedeniyle oy kaybettiğini öne sürüyorlar. Küresel ekonomik kriz, Anadoluyu bir karabulut gibi hergeçen gün daha fazla sarıyor ve hoşnutsuzlukların yükselmesine sebep oluyor. Bununla birlikte açılım sürecinin halka iyi anlatılamaması akıllarda soru işaretleri doğursa da son tahlilde toplum kronikleşen sorunların çözülmesini ve akan kanın durmasını bekliyor.
Geçen yedi yılda iktidar olmak için umut vermeyen, tüm stratejisini iktidarın hata yapmasını bağlayan muhalefet, siyaset yapma biçimini ve aktörlerini değiştirmediği müddetçe yeni bir hüsrana uğrayabilir. Muhalefetin, 2002 yılından bu yana uzun vadeli bir iktidar stratejisi ortaya koyamaması ve yaptığı tüm öngörülerde yanılması aslında fazla söze gerek bırakmıyor.
İktidarın yedi yıllık yıpranmasına rağmen toplumsal muhalefeti örgütleyip, siyasal muhalefete dönüştüremeyen muhalefet partileri, statüko limanında demirledikçe halktan icazet alması oldukça zor görünüyor. 
Seçim 2011de olacak…
Türkiye, toplum ve siyaset mühendislerinden çok çekti. Maalesef çekmeye de devam ediyor. Onlara kalsa şimdiye değin en az 5 kere iktidar değişirdi. Akademsiyen çok değerli bir arkadaşım var. 2004 yılından bu yana sürekli bir askeri müdahaleden ve iktidarın el değiştireceğinden söz ediyor.  Ona gore muktedirler Adalet ve Kalkınma partisinden hazzetmiyorlar ve onu ne pahasına olursa olsun iktidardan uzaklaştırmak istiyorlar.
Geçen yedi yılda Adalet ve Kalkınma Partisinin siyaset yapma biçimini çözemeyen ve erken seçim tahminin de bulunanlara buradan şunu söyleyelim ki 2010da seçim olmayacak. Yeni bir kapatma davası, ülkeyi derinden sarsacak birtakım cinayetlerin olması gibi istikrarsızlaştırma eylemleri olmadığı takdirde seçim normal zamanında yapılacak. Erdoğanın sarfettiği sözden asla geri dönmeyen bir lider olduğu düşünüldüğünde seçim tarihi de kendiliğinden belli olmuş oluyor aslında. 
2010da hemen her yerde seçim konuşulacak, bolca anket yayınlanacak, partilerin oy oranlarıyla ilgili birçok spekülasyon yapılacak ama seçim olmayacak. Geçmişte olduğu gibi iktidarın kendisi için en elverişli bir dönemde seçime gitmesi alışkanlığı bu dönemde tekrar etmeyecek. AK Partinin siyasi fırsatçılık hevesi ve yapacağı baskın bir erken seçim sanılanın aksine daha çok oy kaybetmesinen neden olacaktır. Sanırım AKPli kurmaylar bunu görüyorlardır.
2010, Türkiyenin 2023e ilerlediği yolda en önemli dönemeçlerden biri ve hem iktidar hem de muhalefet için final yılı olacak. 2010 yılında seçim olmayacak ama 2011 seçimlerinin kaderi bu yıl içinde netleşecek. Bu yılın iyi veya kötü geçmesi Türkiyenin geleceğini de tayin edecek. Buna sebep 2010, Türkiye için yeni bir yol ayrımı ve kritik bir eşik olacak.   
Bir sonraki yazıda 2010a, Ankaradaki iç iktidar çekişmeleri ve asker-siyaset penceresinden bakacağız…
Hüseyin Yayman – Haber7
huseyinyayman@gmail.com

Kısa Bilgi :P atates taşıyan aracın durdurulması, aşçı, marangoz ve elektrik teknisyeni askerlerin polis marifetiyle der-dest edilmesi, koskoca garnizon komutanı korgeneralin duruma el koyması ve Cumhuriyet Savcıs…

Patates taşıyan aracın durdurulması, aşçı, marangoz ve elektrik teknisyeni askerlerin polis marifetiyle der-dest edilmesi, koskoca garnizon komutanı korgeneralin duruma el koyması ve Cumhuriyet Savcısı’nın bu personeli sorgulaması, gerçekten tuhaf bir olay.

Ancak toplum yine de tatmin olmuyor. Dün bir arkadaşım, “Marangoz, teknisyen olmaları, arabada patates çuvalı taşımaları gayet doğal. Bir de resmî üniformalarla, koca telsiz antenleri taşıyan araçlarla mı düşeceklerdi hakimin peşine?” diye itirazda bulundu. “Asker, hakimin nerelere girip çıktığını, kimlerle teması olduğunu öğrenmek istiyorsa böyle takip eder.” diye ekledi.
derin bir kuşku ve güvensizlik var. “Kurumlararası çatışma”dan, kaostan endişe edenler, Genelkurmay’ın bile şikayetçi olduğu bu güvensizliğin sebeplerine eğilmeli. Bu kuşkunun ve güvensizliğin kaynağı bizzat Genelkurmay’ın kendisi değil mi? Toplum art arda patlak veren skandallardan, tutuklu subaylarla derinleşen soruşturmalardan ve devam eden Ergenekon davasından gelen bilgilere bakıp endişeye kapılmakta, derin bir güvensizlik duymakta haksız mı?
Yargıcın Kozmik Oda’ya girebilmiş olmasını büyük bir adım olarak görürken, Genelkurmay’a yönelik güvensizliği derinleştiren bir ayrıntıyı atlıyoruz. Yargıç delilleri araştıran ve toplayan kişi mi? İki bilişim uzmanını bile o odaya binbir güçlükle sokan yargıcın oradaki görevi ne? O odaya doğrudan delil toplama işiyle görevli savcılar neden giremiyor? Genelkurmay bu engellemesi ile toplumdaki güvensizliğe katkıda bulunmuyor mu? Kaldı ki, bu kozmik belgelerden bazıları bir zamanlar Sauna Çetesi’nin elinde yok muydu?
Bülent Arınç’a yönelik suikast iddialarıyla ilgili bilgileri polisin soruşturmasından veya savcılık dosyasından değil, medyaya yakalanan subaylardan yansıyan savunma niteliğindeki bilgilerden öğreniyoruz. Önceki gün Radikal’de “çalınan minareye kılıf dikme” faslından, böyle uzun bir haber vardı. Yakalanan subaylar bir “polis komplosu”ndan bahsediyorlar.
Üzerlerinde yakalanan krokinin ceplerine polis tarafından konulduğunu söylüyorlar. İnanalım mı? Şayet askere böylesine bir komplo tezgahlayan bir polis teşkilatı varsa ne duruyoruz? Bütün işi gücü bırakıp, bu komployu aydınlatmamız gerekmez mi? Ama Özel Harpçi bir bomba uzmanının bir köstebeği takip ettiğine, sonra bir yıldır takip edilen bu köstebeğin de tam bu sıralarda masumiyetinin anlaşılmasına da hiç kuşku duymadan inanalım, öyle mi?
Genelkurmay farkında mı, pek anlaşılmıyor ama Türkiye çok derin ve kurumsal niteliği olan askerî nitelikli bir krizin içinden geçiyor. Ve bu kriz, yüksek komuta kademesi tarafından çok kötü yönetiliyor. Karşımızda, peş peşe patlak veren ve TSK’yı bir tedhiş organizasyonu durumuna düşüren skandallara kılıf hazırlamakla meşgul bir yüksek komuta heyeti görüntüsü duruyor.
Kriz kötü yönetiliyor, yani Genelkurmay toplumdaki güvensizliği derinleştiriyor. Genelkurmay’ın krizi böyle yönetmesinin üç farklı açıklaması olabilir. Birincisi TSK masumdur, skandallar komplodur. Öyleyse TSK’nın tek çıkış yolu her şeyi denetime açmaktır. İkincisi TSK içinde bir darbe takvimi işliyor. Skandalların hepsi zaten bu darbe hazırlıklarında patlak veriyor.
“G” gününe kadar mızrak çuvala gizleniyor. Ne diyelim? Türkiye’nin sahip olduğu her şeyi iktidar hevesi için heba edecek generaller gerçekten var mıdır? Ben pek sanmıyorum. Üçüncüsü, Ordu kendi içinde zaten bu çetelerle boğuşuyor ve tasfiye ediyor. Bu arada bu işi mümkün olduğu kadar ayağa düşürmeden, yani Ordu’nun itibarını sarsmadan yürütmeye çalışıyor. Yine bu iyiniyetli çabayla kamuoyuna yansıyan skandalların üzerini örtüyor. Eğer öyleyse söylenecek tek söz var: Genelkurmay bu iyiniyetli çabaları beceremiyor.
16 Ocak 2006′da Genelkurmay’ın Özel Harp Teşkilatı’na dair bir açıklaması (hâlâ web sitesinde duruyor) olmuştu. Toplam dört cümleden mürekkep bu açıklamada on adet çelişki ve tutarsızlık vardı. Mesela bugün Genelkurmay, bu açıklamayı revize edip “Soğuk Harp döneminde teşkil edilmiş” bu birimin bugün ne işle meşgul olduğunu açıklayamaz mı?
Bu krizden çıkışın tek çaresi açıklık. Saklanan gizli bilgilerin tamamının açıklanması bile, TSK’ya duyulan güvensizlik kadar Türkiye’ye zarar veremez.
Mümtaz’er TÜRKÖNE / Zaman 
m.turkone@zaman.com.tr

Kısa Bilgi :Bir an gözünüzü kapatıyorsunuz ve açtığınızda tahayyül ötesi bir şey görüyorsunuz: Ordunun en gizli arşivlerinden biri sivil bir hâkim ve savcı tarafından aranıyor. Derken ülkenin en etkili genel yayı…

Bir an gözünüzü kapatıyorsunuz ve açtığınızda tahayyül ötesi bir şey görüyorsunuz: Ordunun en gizli arşivlerinden biri sivil bir hâkim ve savcı tarafından aranıyor. Derken ülkenin en etkili genel yayın yönetmeni istifa ediveriyor, hemen akabinde en büyük medya grubunun başkanı görevi bırakıyor. Tahminimce 2010 da çok farklı olmayacak. En büyük değişiklik, daha az laf,
daha çok çözüm üretmek olabilir.
Ben de yılların siyasetçisiyim, fakat Türk bakanların hassas meseleleri ele alış biçimleri beni hâlâ şaşırtıyor. Örneğin, hükümetin bu hassas meseleler ile ilgili sorunları çözeceklerini büyük sözlerle ilan ediyor ancak aylarca süren deneme yanılmanın ardından, beceremediklerini kabul etmek zorunda kalıyorlar. Türk siyasetinde verilen sözler ve bunların hayata geçirilmesi arasında niye bu kadar büyük bir uçurum var acaba? Bunun bir izahı, hükümetlerin isabetli değerlendirmeler yapamaması olabilir. Arzu edilir bir çözümün uygulanmasındaki sorunlar veya hükümetin önerilerine yönelik muhalefet hafife alınıyordur.
Ya da zamanlama yanlıştır. Verilen sözlerin tutulamamasının ardındaki sebepler ne olursa olsun, 2009da ortaya çıkan sonuç, 2010da öyle veya böyle karşılanması gereken bir
beklenti yığını yaratmak oldu.
Türk siyasetinde politikacıların verdikleri sözleri tutmaması ve bunu da seçimlerde çok büyük bir ödemeden yapabilmesi çok da yadırganan bir şey değil, bunu biliyorum. Fakat modern, kendine güvenen vatandaşlar seçilmiş temsilcilerine bir yere kadar müsamaha gösterir. Yani tekrar tekrar verilen bir sözün, siyasetçiler tarafından yerine getirilmesi gerekir. Bir veya iki denemede başarısız olmaları çok büyük problem yaratmaz, seçmen bunu affeder. Fakat bütün taahhütlerde başarısız olmak, hem seçim hezimetinin hem de gerilen uluslararası ilişkilerin garantisidir.
2009da hükümet tarafından verilen sözler listesini şöyle bir gözden geçirelim. Elbette listenin başında takdire şayan demokratik açılım geliyor. Geçen yıl sonunda bu konuda kararlılığın sürdüğüne dair yapılan onca açıklamanın ardından 2010da artık bir geri dönüş olamaz. Ya Başbakan Kürt sorununun barışçı çözümünün önündeki birçok engeli aşmak konusunda bütün enerjisini başarıyla seferber eder ya da iktidar partisi Kürt ve Türk demokratların gözündeki itibarını kaybeder.
Aynısı Alevilerin temel talepleri için de geçerli.
Bir çözüme çok yaklaşıldığı izlenimi veren bütün o çalıştayların ardından AKP bu ilkbaharda
Alevilerin çoğunluğunu ikna edecek kapsamlı bir plan ortaya koymak zorunda. Bunu yapmazsa, bütün o oyları da unutmalıdır. Öte yandan iktidar partisi, sözlerini yerine getirememesi halinde sadece ülke içinde kaybetmeyecek. Ermenistan ile imzalanan protokoller Avrupa ve ABDde büyük bir başarı olarak görülmüştü. Ancak AKP hükümeti, bu umut verici planları TBMMde yapılacak oylamalarda kabul ettirmeyi başaramazsa, uluslararası ilişkilerde yaratılan bu olumlu hava da çabucak yok olacaktır. Yani bu konuda da hükümetin artık geri adım atması mümkün olmayacaktır. Keza Heybeliada Ruhban Okulunun da açılacağı konusunda yapılan açıklamalar, benzer bir beklenti yaratmış durumda. Okul açılmazsa, Yunanistan büyük bir hayal kırıklığına uğrayacak ve Türk yetkililerin reformlar konusunda durmadan konuştuğunu, fakat bu yöndeki taahhütleri yerine getiremediğini iddia eden Türkiye karşıtlarının eli güçlenecektir.  
Cumhurbaşkanı Abdullah Gülün tutulmayan sözlerin yol açtığı olumsuz mantığı ziyadesiyle anladığından eminim. Bence Başbakan da bunu görüyor ve anlıyor. Bu yüzden, 2010un yine birçok sürprize gebe olduğuna hiç kuşku yok. Umudum bu sürprizler arasında, 2009da açılan birçok Pandora kutusundan fırlayan sorunlara bazı nihai çözümlerin de olması. Hepinize mutluluk ve heyecan dolu bir yıl dilerim!
joost LAGENDIJK / Radikal
joost.lagendijk@radikal.com.tr 

Kısa Bilgi :Karşımda (iki dakikalığına geldim deyip) iki saattir oturduğu koltukta değil de sanki bir tiyatro sahnesinde, aylardır çalıştığı metni oynuyor sanıyorsunuz.

Aslında bizim ne işimiz var Afganistand…

Karşımda (iki dakikalığına geldim deyip) iki saattir oturduğu koltukta değil de sanki bir tiyatro sahnesinde, aylardır çalıştığı metni oynuyor sanıyorsunuz.

Aslında bizim ne işimiz var Afganistanda, Irakta; dinimiz, kültürümüz, dünyamız farklı, niye onlara yardım edecekmişiz ki! Ne hakla ve görevle yardıma gidiyoruz…

Ben de biliyorum ki oralara yeni kaynaklar, petrol ve yeraltı zenginliklerini paylaşmak için gidiyorlar. Kimseyi kandırmasınlar. Aslında gitmezlerdi de ama işte durumumuz ortada… Eskisi gibi ne iş var, ne de ekonomik rahatlık.
Hikayemiz Alsaceda başlar, tam 73 yıl önce. Jean Bey ve Monique Hanımın Yvonne adını verdikleri, kızıl saçlı kızları dünyaya gelir. Jean Bey tüccar, Monique Hanım ise Strazburg operasında şarkıcıdır.

Babasına ait pek fazla görüntü yok hayal birikintilerinde. Sadece uzun boylu, yakışıklı ve sürekli etrafında insanlar olan biri olarak hatırlıyor Onu. Çocukluk ve gençlik dünyası tamamen annesi ve anneannesi ile yaşadığı yılların izleriyle dolu.

Şarkıcı bir anne, operada çalışan, sesi ve kendisi anlatılamayacak kadar güzel, çok canlı, hareketli, gününü gün etmeyi seven ve hayatını bir bardak su içer gibi geçiren bir kadın.

Daha sonra hayatının en büyük olaylarını yaşayacağı günleri görmüş. Anne ve babasının ayrılışı, babasının Avustralyaya gidişi, annesiyle opera sahnelerinde geçen ilk gençlik dönemleri…

Avustralyaya gidiyorum diyerek, daha 8 yaşındayken kendisini terkeden babasından bir daha haber alamamış. Zaten babasına dair hatırladığı tek anı da bu. Anneannesinin sakladığı, arasıra bakıp sonra ahşap kutuya geri koydukları ve Onun da ölümünden sonra yoketme kararı aldığı fotoğraflarda kalmıştır bir de babası. Bütün fotoğrafları yokettim, kendisi olmayan bir babanın fotoğrafını ne yapsaydım ? diyor durgun bir ifadeyle.

Acaba nasıldı, neredeydi, nasıl bir hayat yaşıyordu, neden kızını arayıp-sormuyordu, hiç geri Fransaya gelmiş miydi, ne tür işler yapmıştı…. hiç bir zaman bilme şansı olmamış.

17 yaşında Güney Fransadan biriyle evlenmiş. Marsilya tarafında küçük bir kasabaya taşınmışlar. İlk yıllarda çocuk sahibi olamamışlar. Evliliklerinin 8. Yılında bir oğulları olmuş. İki yıl sonra da kızları. 12 yıl sürmüş bu evliliği.
Çocuklarımın babasından ayrıldıktan sonra Strazburga geri döndüm. Beraberimde iki çocuk. O zamanlar hayat daha kolaydı, hemen pastacılığa başladım. Hayatımı kazanıyordum. Her şey güzeldi.

Bu sırada Parisli 2. kocasıyla tanışır. Parise yerleşirler. Bir kaç sene kalırlar orada. Günler geçmektedir lakin erkek kısmı hep aynıdır. Boşanırlar, geri döner Alsacea. Yıllar geçer böylece. Bu geçen yıllar boyunca aldığı evlenme tekliflerini hep geri çevirir.

Artık hiçbirşeyin tadı ve anlamı kalmadı. Çocukluğumda, annem operaya gittiğinde beni de götürürdü ve o içerdeyken saatlerce dışarıda merdivenlerde beklerdim. Canım sıkılırdı, acıkırdım. Saatlerce beklememe rağmen; bahçede oyunlar oynayan çocuklara karışmaz, onlarla vakit geçirmezdim. Şimdi de aynı şeyleri hissediyorum. Sanki ben o merdivenlerde kaldım. Zamanı orada durdurdular ve ben yaşadım sandığım bu hayatı rüya olarak o merdivenlerde gördüm

73 yaşında, hayatta sadece kendisini senede bir-iki kez ziyaret eden 50 ve 48 yaşlarında iki çocuğu olan bir kadın. Bir çok Avrupalı gibi kimsesiz, bir çok Avrupalı gibi yalnız yaşıyor.

Geçen ay geçirdiği basit bir ameliyattan önce kapımızı çalmış, korku dolu gözlerle durumunu anlatmıştı. Hastaneye diğer komşuyla gidecek, hastane aracıyla eve (dönebilirse) dönecekti. Kedisiyle ilgilenmemizi rica etti.

Dışarda havai fişeklerin, şarkıların, dansların, araba kornalarının birbirine karıştığı bir yılbaşı akşamı, 73 yaşındaki komşum madam Yvonne, iki dakika kalacağım diyerek girdiği kapımızdan saatler sonra çıktı.

Farkındaydım, yalnızlığının, çaresizliğinin, ümitsizliğinin…

Birilerine anlatması lazımdı hikayesini ve anlattı !

Hayatı, aşkları, barışı, savaşları, dilleri, dinleri, kültürleri, ekonomiyi, yabancıları, göçmenleri, Mitterandı, Chiracı, Sarkozyyi…

Aklına ne geldiyle anlattı. Saatlerce.

Bir çok Avrupalı gibi kimsesizdi, bir çok Avrupalı gibi yalnız yaşıyordu ve bir çoğu gibi yalnız ölecek…
Giderken belki seneye kadar yaşamam, o nedenle bu seneyi değerlendirerek yeni yılınızı kutlayayım dedi.
Gülümsüyordu.
Sağlıklı ve esenlikle geçireceğiniz bir yıl diliyorum.

Ömer AYDIN / Fransa / Haber 7
aydinomer@gmail.com

Kısa Bilgi :Hele yılbaşı gecesi Viyana’nın merkezi yerlerine girmenin imkanı bile olamıyor. Aksam üstü başlayan kutlama patlamaları sabaha kadar devam ediyor. Bu sene sadece Avusturya’da bu tür patlayıcılara harc…

Hele yılbaşı gecesi Viyana’nın merkezi yerlerine girmenin imkanı bile olamıyor. Aksam üstü başlayan kutlama patlamaları sabaha kadar devam ediyor. Bu sene sadece Avusturya’da bu tür patlayıcılara harcanan miktarın 7,5 milyon Euro olduğunu yazıyor gazeteler.
 
  Viyananlıları bizim için pekde anlamı olmayan bu harcamalar ve kutlamalarla başbaşa birakıp bir grup arkadaşla bu tatili bir Türkiye Gezisi ile değerlendirmek istedik.

Avusturya Anadolu Kültür Merkezi’nin hazırladığı bu dört günlük alternatif Noel Gezisi’nden doğrusu çokta bir beklentim yoktu. En başta on kişilik gruptan yedi kişi ile tanışmıyordum bile. Ve kışın ortasında yapılacak bir gezidende aynı şekilde fazla bir beklentim yoktu. Ama hayır niyetlerle çıkılan bir  teşebbüsten sadece hayırlar doğabileceğini unutmuştum.
Gezi planına göre uçagımız Viyana’dan, Antalya’ya vardıktan sonra kısa bir dinlenme sonrası ilk olarak Konya’ya, sonrasında ise Barla ve Isparta gezisi olacaktı. En son durak gene Antalya olup bir gün sonrasında Viyana’ya dönecektik.
 
  Gezide orta yaşlı bir agabeyimizden tutun, 21 yaşında genclere kadar çeşitli yaş grubundan insan vardı. Benim gibi Türkiye’de doğma büyüme bir kaç kişinin yanında Viyana’da doğup büyüyen arkadaşlar da vardı. Hatta 21 yaşındaki 2 gencimizden birinin Türkçesi bile cok zayıftı. Yani zahirde pekde homojen bir yapı arzetmiyordu on kişilik grubumuz. Ama ne olursa olsun, kaç kuşak geçerse geçsin, Anadolu mayasının ne kadar temiz ve etkili olduğuna şahit olduk.
Bu gezimiz Anadolu dışında yaşayan bizler için müthiş bir Anadolu analizi olmuşdu. Her gittiğimiz yerde bizi, oraların eğitim gönüllüsü üniversiteli gençler ve onları destekleyen Anadolu’nun samimi işadamları ve esnafları anakucagı gibi karşıladılar.
Anadolunun yaşayan dinamikleri yanında gittiğimiz yerlerin manevi direkleri de bizleri sarıp sarmaladı.
 
  İlk durak Konya da aracımızdan iner inmez kendimizi Hz.Mevlana’nın o müşfik kollarında bulmuştuk. Üç saat rotarlı bir uçak yolculuğu ve sadece gece 3 saatlik bir dinlenme ve ardından 4,5 saatlik bir karayolu yolculuğu yapmamıza rağmen o manevi huzurda sanki doping almış gibiydi herkes.
Benim gibi Türkiye’yi sadece İstanbul’dan ibaret sanan İstanbul fanatikleri içinde müthiş bir ders olmuşdu o farklı atmosfer. Genç rehberimizin Mevlana Dergahı ile anlattığı o edep dolu hikayeciklerle heryerimizi o koca sultanın ince ruhu bürümüşdü gerçekten. Aksam Namazını ise Konevi Hazretlerinin kabrininde bulunduğu camide eda edip Konyanın  o büyük manevi havuzundan da istifade ettik. Ve akşam yorguluğun hissedilmeye başlandığı saatlerde önemli ve etkili bir işadamı Agabeyimizin evine yemeğe davetli olduğumuzu duyduk.
Ziyafetin mukemmeliği yanında herkesi etkileyen en önemli şey ise o işadamı büyüğümüzün bizzat kendisinin bize servis yapması ve evinden ayrılırken kapıdaki ayakkabılarımızı eğilip teker teker düzeltmesi ve üstüne bide herbirimize birer paket Konya lokumu hediye etmesi ile herkesin ruhunu fethetmişti. Demek ki Hz Mevlana sadece kendi dergahında etkili değildi,yüreği o manaya açık herkes o kapının edebiyle edepleniyordu.
Bu duygularla dinleneceğimiz mekanda kendimizi yataklarımıza salmışdık bile. 5-6 saatlik bir uyku sonrası hemen aracımıza doluşup Barla istikametine yola koyulmuşduk. Gönlümüz Hz. Mevlana’da kaldı derken ruhumuzu bu sefer Anadulumuzun başka bir manevi dinamiğinin heyecanı bürümüşdü.
Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin sekiz sene ikamete mecbur bırakıldığı ve o müthiş eserinin çok önemli bir kısmını yazdığı mekan olan Barla’ya yaklaşıyorduk. Kısa bir gezinti sonrası Ispartaya geçmeyi planlarken Barla’da neler yaşayabileceğimizi tahmin bile edemezdik. Cuma Namazı öncesi kendimizi Eğridir Gölüne nazır şirin bir belde olan Barla da bulduk. Bizi karşılamasını beklediğimiz rehberimizin bizi başka birine havale ettiğini öğrendiğimizde biraz hayal kırıklığına ugramıştım.
Bizi 70 yaşına yakın Barlalı bir amcamız karşıladı. Herşey bir sevk-i İlahiydi ve bu kısacık gezimizi maksimum verimle geçmesini murad buyurmuştu herşeye Kadir olan O Sonsuz Güç. Küçüklüğünde Üstad Hz.lerine komşuluk yapmış, O’nun hatıralarıyla dolu biri olan Mehmet Öncü Ağabeyimize tevafuk etmiştik.
   İlk durak olarak mezarlıktan başlamıştık. Mezarlık öncesi Üstad’ın Barla’ya geliş şartlarından bahsetti bizlere:O zamanlarda Barlanın yolunun bile olmaması ve buz tutmuş gölden kayıkla buzları kıra kıra sürgüne gönderilen o büyük kamet. Bu sefer ruhumuz Bediuzzaman ve Risale-i Nurların nurları ile bürünmüştü. Bir mezarlık ziyaretinin bu kadar farklı olabileceğini hiç düşünmemiştim.
Her bir Risale-i Nur Kahramanı’nın başı ucunda onların hayatları ve davaları için yaptıkları kahramanlıklar,hatıralar ve hoş latifelerle dolu bir kabir ziyareti. Bayram Yüksel, Ali Uçar, Marangoz Mustafa  Çavuş, Sıddık Süleyman, Muhacir Hafiz Ahmet, Şamlı Hafız Tevfik Agabey, Şemi Güneş Ağabey.
 
 Her bir mezarın başında anlatılan  dolu dolu hatıralar.Ve kimsede bir bıkkınlık veya sıkkınlık emaresi yok. Herkes pür dikkat, bir saati aşkın bu ziyaretle çok mutluyuz. Üstad’ın Cennet Bahçesi adını verdiği yerde 28.sözden bir ders dinledik. Ve o manevi havada  sigara ile alakali anlatılan bir hikaye  sonucu Cennet bahcesinde bir arkadaşımızın sigarayı bırakması Barla gezimizi dahada manalandırdı. En son aksam namazını Üstad’ın 8 yıl ikamet ettiği,önünde meşhur çınar ağacının olduğu , 1953-1960 yılları arasında da sık sık uğradığı evdeyiz. 2-3 saat önce Isparta’da olmamız gerekirken hala Barla’dan ayrılamamaktayız.
Günlerin kısalığı ve mevsimin uygun olmamasından dolayı Çamdağı ziyaretini yapamıyoruz. Üstad’ın zikir ve tefekkür mekanı olarak kullandığı katran ve çam ağaçlarının,ülkemizin bir dönem yaşadığı Şubat soğuğunda kem talihli birileri tarafından kesildiğini biliyoruz.
   Gece yarısı Ispartadayız ve gece de olsa bizim için hazırlanan ziyafet ve oranın eğitim gönüllülerinin eseri olan bir mekanın gezilmesi ardından hızlıca Üstad’ın Isparta da ikamet ettiği evin ve kendisine ait hususi eşyaların  ziyaret edilmesi.
Uykusuzluk ve yorgunluktan hala kimsenin şikayetçi olmaması ise hayretler içinde bırakmakta beni. Hatta gecenin bir yarısı aracımızla Antalya’ya doğru yol alırken herkeste ayrı bir neşe,yorgunluktan yıkılması gerekenler hala tatlı muhabbetlere devam etmekte.Sanki bir çoğumuz 2 gün önce tanışmamış, herkes yıllardır birbiriyle eski dostmuş gibi.
 
  Gezinin manevi kısmının bittiğini sanıyorduk. Gerçekten Antalya grubumuzun dinlendiği ve gezdigi son durak olmuştu. Ama en son, gene Antalyanin eğitim gönüllüsü bir ağabeyimize kahvaltıya davetli olduğumuzu duyduk. Gezimizin en mukellef kahvaltısı sonrası eğitim hizmetleriyle alakalı yapilan çok tatlı bir sohbet olmuştu ve kahraman Anadolu esnafının fedakarlıklarından bahsedilirken herkesin kendisini duygusal bir atmosfer içinde bulması gezinin hitam-ı miski olmuştu.
 
   Avrupa’nın o yıpratıcı maneviyatsızlığından kopup gelen bir grup Anadolu kökenli,kökleriyle beslenmiş  manen dolmuş ve herkes özündeki mevcut güzel hasletleri keşfetmişti. Bu gurbete çıktığımdan bu yana yaşadığım en nurani noel tatiliydi. Demekki Noel bile bu tür güzelliklere vesile kılınabiliyormuş. Güzel gören güzel düşünürmüş gercekten ve güzel düşünende hayatından lezzet alırmış….

Ahmet ÖZGÜNDOĞAN / Avusturya / Haber 7
ahmetozgundogan@hotmail.com

Cep Programları - Klip İzle - Duyurgaç Blog - İlan Sitesi - Staj